Üstad Balzac’ın yolundan gidip, ben de yaptırdım kendime bir
adet soyluluk unvanı! Konduruverdim ismimle soy ismimin arasına gerekli eki.
Doğuştan ve aileden gelmediyse bir şeyler, yoksa ilk gençlikte soylu hikayeler,
çok da yaşlanmadan önce bir punduna getirmeli, uydurabilmeli.
Bilmem ki yakıştı mı benimki onunki denli? Alman olaydım
Simone von Kunduz, Arap olaydım Hay Bin Kunduz! Fransız kalınca böyle, Simone
de Kunduz sadece.
Iyyy, kunduz gibi yapışıverdim espriye… Aslında sülük
olacaktı o da ya, neyse!..
Nasıl bir hayvan bu kunduz sahiden? Ne türden bir hayvanız
biz; ne soyluluğa geliyor, ne sülük benzetmesine, ne de herhangi bir espriye…
Nasıl bir adım var biliyor musunuz gerçekte? Simone
Lucie-Ernestine-Marie-Bertrand de Beauvoir. Uzunca biraz. Kısaca kunduz.
Uzun, kısa, ortanca, karışık, karmakarışık bir mahlûkuz
sahiden de. “Beaver” işte... çalışkan, cesur, işine bağlı, azimli bir hayvan. Nereye
çekersen oraya giden güzelce. Fare ile tavşan, su samuru ve sıçan… Bir ara
yaşam formu adeta.
Ara ara muhalif diyebilirsiniz bana. Ara ara feminist. Ara
ara Sartre’la anarsınız yalnızca. Ve öyle ya da böyle, küçültürsünüz
birikimimi, yapıtlarımı, özgürlüğümü ve kimliğimi. Arada bir yaşam formu. Hay
bin kunduz!
Alâkamız yok aslında hiçbiriyle. Tamam, su samurunun da
görünümü ıslak, bizimki de. O ne kadar alakalıysa biz de alakalıyız su denen
hayat kaynağıyla bir şekilde. Ama hepsi o kadar işte.
Uzatalım mı illa? Tamam, tavşanın da dişi tavşan gibi,
kunduzun da! Tamam, fare ve sıçan da kemirip durur her şeyi, kunduz da. İçim
içimi kemirir, yerimde duramam, ayaklarım yerden kesilir… severken ve yazarken
benim de, diğer herkes gibi. Peki, yeter mi bütün bunlar bir ve aynı olmaya,
öyle sayılmaya, farklılıkların inkârına. Hem bir dönem verdiğimiz görüntü, bir
dönem bıraktığımız izlenim, belli bir dönemdeki gerçekliğimiz, neden bütün
hayatımızı ve benliğimizi kaplıyor ki boyluboyunca. Uzatmayın, uzatmayalım,
uzatamazsınız zaten daha fazla...
Çok film izlediniz siz galiba. Çok sanat yapıtı tükettiniz.
Çok belgesel gelip geçti gözünüzün önünden. Her tür hayvani düşünce,
zihninizden. Televizyondaki belgesel kanallarına yapıştınız bilhassa. Keşif,
ulusal coğrafya falan filan zapladıkça, çok şeyler gördünüz. Eşeğin şeyini
mesela. Geçiniz bunları, yemezler buralarda…
Yediğimiz bitki kökü ve ağaç kabuğu bizim. Yediğimiz sözcük
ve anlam. O kadarını da çok görmeyin. Mümkünse kavak verin. Değilse
söğüdünüzden de verin. Söğüş yapar, kağıt yapar, kitap yapar, yerim.
Kunduzum ben. Simon de Kunduz. Açlığımın derdinde,
tutkularımın peşinde, anlatıların akışında, öğüt vermeyin. Güçlüyüm ben, kadın.
Edebiyatçıyım ben, inşaatçı. Cinsel özgürlüğün peşinde, edep dersi vermeyin.
Hem denizin hem karanın edebiyatçısıyım ben, yürürüm ve yüzerim. Yeter ki
yönümü kaybettirmeyin.
Yazarım ben. Karalar bağlamış bir dünya yazarı. Çalışkanlığın
öbür adı. Kabukların tadıcısı, ayırıcısı… Olabildiğince farklı.
Ben yazarım ama anlatıları siz inşa ettiniz. Yüksek yüksek
yapıları. Yapıcılığımızı ve bentler kurmamızı anlattınız bazen. Suyun altında
uzun uzun kalmamızı bazen. “Ön dişleri sürekli uzayıp giden en iri kemirgen”
dediniz ya da. “Çok değerlidir postları!” diye ünlediniz; işiniz gücünüz,
allahınız hep para ya, bunu da muhakkak bildiniz, hep tekrar ettiniz.
Bitirdiniz ulan soyumuzu, yediniz bitirdiriniz...
Okumazsınız hiçbir şey, habire giyinirsiniz. Düşünmezsiniz
etraflıca, habire tıkınırsınız. Eylemezsiniz eşitlik ve özgürlük için, habire
tıksırırsınız. Giyip yiyip tüketip bitirirken bittiniz.
Geçiniz... Düşlerinizde yeni bir dünyayı var ediniz. Geziniz…
Gündüz düşleri olur da, kunduz düşleri olmaz mı hiç? Olur
tabii. Her tür ses oyunu makbuldür. Düş görür anlatırım ben. Bitişin ardından
gelebilecek yeni bir doğuşu mesela.
Sıkıştırılırsam, cinselliğimi bırakırım bir de. Cinsel
kimliği benim kitaplarımdan okudunuz yeterince. Miguel de Cervantes
Saavedra’dan öğreniniz bir de. “de” ekini, bizim gibi haybeye değil, gerçek bir
soylu aile geleneğiyle kazanmış, dünyayı baştan aşağı evirip çevirirken kunduzu
da devirmiş şövalyenizden:
“Don Quijote, kâfirin
kurnazlık ettiğini, avcılar tarafından sıkıştırılınca, doğal içgüdüsüyle neyin
peşinde olduklarını bilip, onu dişleriyle kemirerek koparan kunduzu taklit
ettiğini söyledi. (Eski ve yanlış bir
inanışa göre, erkek kunduz, cinsel organındaki kimyevi madde için avlandığını
bilir ve avcılar sıkıştırdığında ısırarak koparırdı.)” (*)
Hiç de fena sayılmayacak bir çözüm işte! Net bir çözümleme. İyi
bir son olurdu belki, şu benim sevgili Sartre’ım için de...
Ah, ne “Mandarinler” gizli içimizde, ne insanlar, ne aşklar,
ne sorular. Düz anlamıyla mandarinler, Çin uleması, devletin aydın takımı işte.
Yan anlamıyla, Fransız entelijansiyası… dürüst mü, ahlaklı mı, bağımsız mı?
Düşünüp yazmalı uzun uzun, “Entelektüeller dünyayı ne kadar değiştirebilir ki”
sorusu en tepede.
Özgür ilişkiler ve tıkanıklıklar var hepsinin sonunda, ah şu
erkekler… kunduz gibi koparmalı mı çükünüzü, kastrasyon korkusu düşsün içinize.
Camus’nün, Sartre’ın, Koestler’in ve ah, nasıl da özlerim Algren’in, tüm
sevgililerimin aşırılıkları, saçmalıkları, skandalları... Bütün mandarinlere karşı
bir kunduzluk mu yapmalı?.. Olabilir tabii, Mandarinler kitabımı ithaf ettiğim
ve beni her zaman uçuran Algren’imi ve insanı çoğaltabilen gerçek aşkları belki
ayrı tutmalı!
Evet, kadınlığı konuşalım bir yandan da. Aşkları. Kunduzlara
benzetilmeyi sonra. Üstün takılmayı. Tenselliği, cinselliği, arzuyu, tutkuyu,
aşkı ve özgürlüğü dilerseniz. Açık ilişkileri ve hayal kırıklıklarını. Biten
aşklara rağmen sürdürülen beraberliklerin acısını, erkeklerin acımasızlığını.
Tıkandınız mı hayatınızda yahut anlatınızda, amaaaan ne var
bunda, bu tür yaşamsal konular etrafında bir “kararsızlık anı” koyuverin gitsin
araya. Rahatlasın okur ve anlatı, o kararsızlığın ve o anın olası çözümleri
yeni bir heyecan getirsin, tekrar yazmaya başlayın. Böyle işte Simone de Kunduz
formülü bu hayatta...
Kararsızlık sıkıntısı ya da sıkıntısı kararsızlığın: Partiye
katılsam mı katılmasam mı mesela? Siyasi parti de olur, eğlenceli bir parti de.
Şu geziye çıksam mı, çıkmasam mı ya da? Yurtdışı seyahat de olur, bisikletle
Fransa kırları da.
Ağaçları kemire kemire artırayım mı sıkıntılarımı: Bağımsız
olarak çıkarmaya başladığım yayını, yakın durduğum siyasi harekete bağlasam mı,
bağlamasam mı; FKP’nin karşısında/yanında yeni kurulan sol oluşumu desteklesem
mi, desteklemesem mi; savaş ve işgal yıllarında Nazilerle bir şekilde işbirliği
yapan Fransızları cezalandırmak mı doğru, o yıllarda olanı biteni artık geride
bırakmak mı; SSCB’deki eksikleri, hataları, kampları vb. yüksek sesle
anlatacak, yazacak mıyım, dostluk ve dayanışma adına, konjonktür adına,
kanıtlar güvenilir değil diye vb. susacak mıyım; özgür aşk ve ilişkiler
dünyasında onunla mı beraber olsam, bununla mı; şununla bir ay takılıp ayrılsak
mı, yoksa aşık olur bağlanır mıyım acaba; bitmiş bir ilişkinin gerçekliğini
olanca açıklığıyla söylemeli mi, yoksa bir süre daha durumu “idare” mi etmeli;
yeniden sahneye çıksam mı, çıkmasam mı; uzun bir seyahate mi çıksam, yoksa masa
başında beni bekleyen işlerime mi yoğunlaşsam; taşraya dingin bir yaşama mı
kaçsam, fikirlerimi şehrin enerjisiyle mi yoğursam; sanata/yazmaya mı
odaklansam, siyasete mi akıp gitsem ve benzeri ve benzeri ve benzeri…
Büyük çoğunluğu, entelektüel sıkıntılar gibi. Ve en önemli
bulduğumu en sona sakladım tabii ki: Yazar dürüstlüğüyle, her şeyi
(yaşadıklarımızı, anılarımızı, gerçekleri) olanca açıklığıyla kaleme alacak
mıyız; yoksa siyasetçi sorumluluğuyla bazı şeyleri gizleyecek, içimize atacak,
görmezden mi geleceğiz?
İkincisini yaparsan gerçek yazar olamazsın ki!..
İlkini yaparsan siyasette tutunamazsın ki!..
İşte size harika bir açmaz yahut çelişki. Bir anlatı (yahut
ömür) boyunca kararsızlık içinde salınıp durmak için de şahane bir bağlam.
Ve en nihayetinde, kunduz dediğiniz de kararsız, arada
kalmış bir hayvan!..
Evet, kunduz dedi bana bu Fransız sol enteijansiyasının en
krema tabakası. Mandarin kafası. Sorbonne’un fırlamaları. Creme de la creme
falan da deniyor, ne soğuk ne sıcak, ılık yeniyor. Arada kalmışlığımla
uğraştılar işte sürekli. Farklı tercihlerimle. Kunduz dediler, maharetlerimden,
becerilerimden, didinip durmamdan değil sadece, tipimden bir de. Ne kadar “sol”
ve “entelijansiya” olursa olsun, erkek egemen bir tayfa neticede.
Küçük bir su birikintisini hızla bir göle çevirebilecek,
yılda 200 küsur ağaç kemirebilecek denli çalışkan olmamı esas alsalardı, çok
daha şahane olurdu elbette. Çevreyi değiştirebilme konusunda, insanlardan sonra
en esaslı canlı olduğum için, baraj yapabildiğim için, bir saatte bir ağaç
kemirebildiğim için, su altında 45 dakika kalabilen bir “mühendis” olduğum
için, dişlerim kırılınca tırnak gibi yeniden uzatabildiğim için (e, hayatı
dişlemek zorundayım mutlaka), en iri kemirici olduğum için ve benzeri ve
benzeri erdemlerim için değil sadece. Şeklim ve şemalim benzediği için bir de!
Erkek milleti işte!
Bir intikam gerekli belki! Her şeyin ve herkesin iç yüzünü
gösteren bir anlatı, Mandarinler’deki gibi. Soğuk yenen yemekler ya da.
Kadınların tensel/tinsel özgürlüğünü aramama karşı bir uyarı! Rezistansla ve
kardeşlikle büyüdük; özgürlükçülüğümüzle, varoluşçulukla geliştik; 68’le
eşitliğe de sıçramayı denedik; Fransızlığımızla, sistemimizle tıkandık ve orta
yerde hep kararsız bir kunduz olarak kaldık!
Arada derede bir yaşam formu işte. Arada derede bir yazar.
Tabii bıraksanız, dereyi göl yapar...
---
(*) Miguel de
Cervantes Saavedra, “La Mancha’lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote”, 1. Cilt, çev.
Roza Hakmen, s. 172, YKY, 12. Baskı


Yorumlar
Yorum Gönder