Rivayete göre, yaratıcılıkla delilik arasında gidip geldiği o
aşırı duyarlı günlerinden birinde, güzel gözlerine dalmış bir eşeğin, ona
sarılmış ve hüngür hüngür ağlamıştır Nietzsche. İşte, hakkında yazılanlara
göre, sarılıp ağladığı; bizzat yazdıklarına göre ise gözleriyle birlikte
kulaklarını, anırmasını, bozluğunu ve bilgeliğini övdüğü eşekten çok farklı
değil bizim eşek de.
Bresson’un eşeği. Balthazar ismi. İçimizden rastgele seçilmiş
biri. Herhangi biri. Rastgele Balthazar. Tüm eşekler gibi. Pek sevimli.
Eşeğin tarihi, insanlık tarihi. “Rastgele Balthazar” filminin ilk
gösterimindeki izleyicilerinden Jean Luc Godard Bey’in gözyaşları içinde
belirttiğine göre, bir buçuk saate sığdırılmış tüm bir yaşam… veya bir dünya
tarihi. (*)
En başta tatlı bir sıpa iken, miniminnacık bir yavru iken nasıl da
sevilip koklandığımızın, okşandığımızın tarihi. Hor görülmeye, har gibi
görünmeye başlanmadan önceki hoş görü yıllarımızın yani. Agucuk gugucuk
hallerimizin tarihi…
Sonra, büyümeye başlayınca, sıpadan sopaya nasıl geçtiğimizin,
sırtımıza nasıl da binildiğinin, koşum takımları yerleştirildiğinin. Hoş görü,
hor görü, har görü… görüş alanlarının daralmasının tarihi.
Görüş alanlarıyla birlikte o iri ve güzel gözlerimizin,
gözlerimizden fışkıran merak dolu bakışların da daralmasının tarihi değil mi?
Har görü, dar görü… gözlerimize at gözlükleri takılmasının tarihi…
Sırf gözlük mü peki? Semer vurulduğumuzun (altın semer de
vursanız, hep aynı), tımar edildiğimizin (devam edebilmemiz için bakımımızı da
yapmalı), terbiye sağlam olsun diye arada yemek arada dayak yediğimizin (havuç
ve sopa mıydı?)... dört dörtlük, dört artı dört ve bir dört daha, eğitimimizin
tarihi.
Sırtımıza nasıl da sopaların indiğinin yani. İndirildiğinin. Gelen
vuruyor, giden vuruyor gerçekliğinin. Alavere, dalavere, Kürt Memet nöbete…
Ezilmişliğimizin tarihi…
Daha ötesinde, zulmün tarihi. Şiddetin, zorbalığın, tehdidin,
tehditle “ilerleme”nin... Adım adım, gıdım gıdım yol gitmenin... Önümüzden
alınması aşımızın sonra. Hoşaftan anlamayız ki. Açlığımızın tarihi...
Sevginin ve nefretin tarihi tabii ki. Aşkın ve eziyetin.
Kardeşliğin ve husumetin. İçimizdeki şefkatin ve öfkenin. İçimizdekilerin
dışarı ve açığa çıkıvermesinin…
Hayat işte. Zaaflarımızın da tarihi. Aptallıklarımızın. Pişmanlıklarımızın.
Hep hayat, hepsi hayat… yanlışlıkla ve nasıl oluyorsa tutkuyla
bağlandıklarımızın…
İkiyüzlü ilişkilerimizin tarihi değil mi? Tekmelerimizin.
Attıklarımızın ve yediklerimizin. Yenilgilerimizin…
Sevgisiz birlikteliklerimizin tarihi elbette. Bencilliğimiz
içinde, çıkarlarımız peşinde, kolay yoldan edindiklerimizin. Har vurup harman
savurduklarımızın. Har bulup tepesine bindiklerimizin…
Demiştik değil mi, güzel gözlerin diye? İri gözlerin. İri, güzel
gözlerin tarihi… Sarılıp ağladıklarımızın.
Sevmenin, içten sevmenin, tutkuyla sevmenin tarihi. En sıcak
gülüşlerin, anırarak sevmelerin!.. “Seviyorum onu ve açıklanamaz şeyler vardır
aşkta, onun için kendimi öldürebilirim”lerin, ölçüsüzlüğün ve mantıksızlığın…
Bu filmde ortaya çıkmamış ama cinsel istismarın tarihi olduğunu
söylemeye gerek var mı ki? Dileyen Fransa’dan İtalya’ya, Bresson’dan Taviani
kardeşlere uzanabilir, babasını ve ustasını soruşturabilir, öyle değil mi?
Türkiye’ye bakmak, yasaktır ve tabudur tabii ki… Tabuların ve
tabiatın tarihi…
Peki, iş yerlerindeki istismara ne demeli. Bir sirkin önce
hizmetkâr, sonra oyuncu, ardından emekli eşeği değil miyiz hepimiz? Hepimizin
tarihi…
Kaplanlara, kutup ayılarına, fillere ve maymunlara yem taşımadık
mı hep? Muktedir gibi görünseler de kafeste mi onlar da? Ya asıl sahipleri,
yemleri taşıtanlar? Sahiplerin, sahiplerimizin tarihi…
Daha mı özgür hissettiniz kendinizi, onlara hizmet ederken
acaba?.. Ve “özel yetenek ve zekânız” sayesinde sahneye çıktığınızda sonunda,
katıldığınızda büyük oyuncuların arasına, “numaranızı” yapıp yok olup
gitmediniz mi siz de esirler dünyasında?.. Parıldayıp sönen yıldızların,
sonunda hep esir kalanların tarihi…
Bir değirmen taşının başında dönüp durmadınız mı sonra? Sırtınızda
sürekli şaklayan kırbaçla…Unun ve ekmeğin tarihi…
Emeğin sonra. Köleliğin. Aşama aşama. Ücretli kölelik düzeninin...
Şiddetin tarihi değil mi peki? Toplumsalından gayrı, “sıradan bir
insan”ın şiddetinin. “Parayı severim, ölümden nefret ederim, bu kadar basit”in…
Kanayan yaralarımızın tarihi. Seken bir kurşunla ölümlerimizin…
“Sinema yaklaşmakta olan ölümü kaydeder” diyen edebiyatçıların, senaristlerin…
Birer aziz değil mi onlar? Kaçakçılıkta, kaçak yaşamlarımızda bize
zifiri karanlıkta para kazandıranlar. Kimisi yakalanır, kimileri dimdik ayakta
kalır. Kaçmalarımızın, kaçaklıklarımızın ve eninde sonunda yakalanmalarımızın
tarihi.
Vurulmadık mı yakalanınca? Ölümün tarihi. Tarihsizliğin tarihi…
Silahla değilse mayınla. Mayın eşeğiyle değilse insanla.
Talihsizliğin tarihi…
Her şeyin üstüne bir de ölüp gidiyorken böyle, tepsene be eşek,
tepsene… eşşşek gibi çalışıp eşşşşşşşşek gibi geberip gitmeden önce, bunca
çektiğine, ne olur artık bir tepkini versene!..
Tepkisizliğin tarihi…
---
(*)
İnternette, youtube kanalında “Au Hasard Balthazar” ve “Robert Bresson” diye
aratarak bulabilir, izleyebilirsiniz.

Yorumlar
Yorum Gönder