Bekliyorum. Daha ne kadar bekleyeceğimi bilmeden beklemeye
devam da edeceğim. Beklemek benim işim.
Bekliyorum, bekleyeceğim, beklerken de düşüneceğim. En çok
da, o anı düşüneceğim. Beklemenin sona ereceği o muhteşem anı. Şimdiki kendimi
inkâr edip, sonraki kendimi gerçekleştireceğim o olağanüstü anı. Evet,
inkârı... İnkârın inkârını. Birinci hayatımı sonlandırıp, ikinci hayatımı,
gerçek baharımı yaşayabileceğim o harika anı. Esas kendimi… gerçek kendimi…
gerçek potansiyellerimi… gerçek potansiyellerimi gerçekleştirebilmemi… kendi
kendimi… gerçekleştireceğim o ana dek bekliyorum, beklemeliyim, bekleyeceğim.
Neden mi? Neden mi bekliyorum? Neden mi böyle bir yol seçtim
yani?
Aslını sorarsanız, hatta tutar da aslını astarını
araştırırsanız, nedenini kökenini daha bir derinlemesine soruşturursanız,
konuyu enine boyuna masaya yatırırsanız, tüm boyutlarını, girdisini çıktısını,
artısını eksisini, eğrisini doğrusunu enikonu incelerseniz ve elbette bu türden
gereksiz lafları çok da fazla uzatıp oyalanmazsanız, siz de rahatlıkla görüp
anlayacaksınız ki, beklemekten gayrı, beklemek dışında, bekleye bekleye
hazırlanmanın ötesinde... pek de başka bir şeyler yapabilecek durumda
değilim...
Böyle edilgen bir biçimde bekleyeceğine, koş, harekete geç,
biraz ara araştır, bul buluştur, sor soruştur, beklemeni nihayete erdir
dediğinizi, diyebileceğinizi duyar gibiyim. Ya da buna benzer bir şeyler
diyebileceğinize dair tahminler yürütmekteyim diyelim, ne bileyim. Diyin siz
istediğinizi, ben hiçbir kışkırtmaya, yönlendirmeye ve dolduruşa gelmeden,
burada böyle, “hiçbir şey yapmadan” bekleyeceğim.
“Hiçbir şey yapmadan” ne demek peki? Ne demek sahi? Bilhassa
benim durumum düşünüldüğünde, beklemekten âlâ edim, beklemekten âlâ eylem,
beklemekten âlâ “yapmak”, beklemekten âlâ “olmak” mı olur, siz boş boş konuşun,
sorun, soruşturun öyle, ben bekleyeceğim.
Çok mu sabırsızsınız?
Sabrın kitabını yazmışım ben. Sonu muhakkak selamet. Belki
de ziyafet. Ulaşana kadar, oluşana kadar bekleyeceğim.
Taşıyor mu sahi sabrınız?
Sabrın ansiklopedisini yazmışım ben. Murada ermişmiş derviş.
Olana kadar, ölene kadar bekleyeceğim.
Hani benzetme yapmadan hemen önce ya da düpedüz yapmaya
başladığımızda bu benzetmeyi, hani başına “hani” getirip, “hani ölü bir balık
gibi bekliyor öylece” denebilir ya, işte öyle bekleyeceğim.
Yok, ölmedim.
Geçişler çok hızlı, çok seri değildir bizim buralarda.
Dingin, durgun, ağır, minimal, yavaş, çok yavaş... Hareketsiz neredeyse. Ölü
değil ama ölü gibi işte.
O ritme ayak uydurabilmek için ölü gibi bekleyeceğim ben de.
Ağını örüp sineği bekleyen örümcek gibi demeyin sakın. O
kadar talihli biri değilim ben. Geleni geçeni bol, diğer hayvanatın vız vız ya
da vızır vızır – seçeceğiniz ses her zaman size bağlıdır – bir o yana bir bu
yana geçip durduğu, trafiği yoğun bir bölgeye kurulmuş, kurulmuşken ağını da
savurmuş bir örümcek gibi de değilim. Zaten karakter olarak da, yapı olarak da,
ne bileyim, ayak sayısı bakımından da hiçbirine benzememekteyim. Hem tutup bir
şeyler örmeye çalışacak da değilim, süreci hızlandırmak için bir şeyler
yapacak, yapabilecek, ağ mağ salgılayabilecek durumda da değilim; buna ne yapım
elverir ne olanaklarım, ben sadece, biri, içinizden biri, herhangi biri, bir
memeli, bir sıcakkanlı geçene dek beklemeyi bilirim.
Örmek, uğraşmak, didinmek, didişmek, inşa etmek, iş
disiplini, fordizm, taylorizm, ağ, mağ… gelmez bana öyle şeyler... uymaz
yani... ben sadece böylece oturup – ya da ayakta – konağımda beklemeyi bilirim.
Ha, plan yapmak, hazırlanmak, tasarlamak, pusu kurmak,
probabilistik, balistik, hedef gözetme, isabet vesaire mi dediniz; evet, o
kadar da aptal değilim, beklemenin, bilinçli bir bekleyişin, içinden irade
geçen bir bekleme eyleminin... elbette bu tür şeyler barındırdığını da bilirim.
Hatta, tasarım ve planlama aşamasıyla birlikte hazırlık
sürecinin geliştirilmesi diye bakıldığında, ötesinde isabet kaydetme oranları,
nihai darbenin şiddeti ve başarı düzeyi hesaba katıldığında, sanırım hepinizden
çok daha ileriyim.
Ne kadar mı? Ne kadar ileri olduğumu mu sordunuz? Yok, o
değil de, bekleme süresi mi yani? Yok, yok, o da değil, beklediklerimize ne
kadar sıklıkla mı denk geliriz, hangi aralıklarla mı geçerler demek istediniz
şimdi?
Frekans bu – kedi kadar olmasın – nankörlüğün kitabını
yazar, tam belli olmaz ki. Rastlantının payı gerçekten de çok çok büyüktür
bizim işlerde. Bir bakmışsınız aylarca, yıllarca kimse geçmemiş. İşler kesat.
Bir bakmışsınız bir haftada iki tane. Sıcakkanlı canlı yani. Memeli. Şans işte…
Amacım mı ne? Nihai amacım mı? Neden beklediğimi mi
soruyorsunuz yani?
İyi de bunu herkes bilir; bekleyeceğim, bekleyeceğim, sonra
da yapışıvereceğim. Hem de öyle bir yapışacağım ki – şu âna dek olduğu gibi –
benzetmelerinize, teşbihlerinize, alegorilerinize, icabında fabllarınıza konu oluvereceğim.
Yok, öyle sülük gibi uzun vadeli falan değil, bir hayli kısa
benimki. Hakikaten de, sülük gibi yapışıyorsun diyemez kimse bana. Kısa, kesin
ve keskin bir yapışma derler ya hani, öyle işte. Çok aranan bir özellik bu
günümüzde. Meseleleri sürüncemede bırakan değil, anında sonuç alan, hızla
neticeye giden türden. Tuttuğunu koparan, yapıştığını felç eden. Hatta,
yapıştığını bitiren, kanını emen. Derinize, etinize, bedeninize, icabında
ruhunuza ve hayatınıza konuk oluveren...
Emme falan demişken, korkmayın öyle. Belki hissedeceksiniz,
belki hissetmeyeceksiniz bile.
Kırım nere, Kongo nere. Memleket fark etmez bize, ilk
fırsatını bulduğumda ineceğim tepenize.
Siz hele bir altımdan geçin.
Siz hele bir altımdan.
Siz hele bir.
Siz hele.
Siz.
Ben gerekirse, on beş yıl beklerim. Ağacımın dalına konar
öyle sabırla, öyle hasretle, öyle sinsice beklerim. Evet, evet gerekirse on beş
yıl… Yeter ki altımdan geçin. Sonra kene gibi size yapışmayı çok iyi bilirim…

Yorumlar
Yorum Gönder