Tavşanın intikamı

Yetti be!
Rivayetler üretip durmayın hakkımda; ne kaçtığım için korkarım, ne korktuğum için kaçarım. Kurcalamayın o işleri çok fazla, adamın aklını alırım. Sadece koşarım, anladınız mı, koşarım! Koşumun yarıda kalması zaman zaman, ne korkmamdan, ne kaçmamdan. Görev icabı. Sorumluluktan. Sorumluluklarının idrakine varan bir mahluk olmamdan…
Yetmedi mi? Ne?!
Hepsini, herkesi, her şeyi geçeceğim işte. Alayını geçeceğim, uçanı, kaçanı... “Sen hevesini aldın, şimdi çekil bakalım” diye geçiştirilebilecek bir olgu – dolgu malzemesi yavrum, dolgu – değil benim liderliğim. Liderlik hevesi mi; sadece heves mi etmişim yani? Yoksa önderlik, öncülük, ön açıcılık, akıncı birlikleri falan mı demeliyim? Her ne zırıltı ise, “Geçicisin kardeşim sen, uçucusun, uçkunsun, bizim önümüzü açıp çekileceksin, icabında bize rekor kırma ayrıcalığı bahşedip çekileceksin” diye hakir görülmekten yoruldum bre!
Tamam, bir vazife verdiniz bana. Diyelim, mühim bir vazife olduğuna ikna da ettiniz. Bu şike, danışıklı dövüş, teşvik pirimi falan değil, sakın ha aklına öyle şeyler getirme, dediniz. Ne var ki bunda, ortasına geldiğinde bırakıyorsun işte, sen zaten o kadar uzun süre dayanabilecek biri değilsin ki, dediniz. Hatta, kimse o kadar uzun süre, o süratte devam edemez, sadece yarışı forse edip çekileceksin, bunda ters hiçbir şek yok, dediniz. Başlarda o hızla sprint atarsan, sonunu zaten getiremezsin, hiç kimse getiremez, dediniz. Onurlu bir görev bu dediniz, senin o sprintin yeni bir rekora yol açacak, dediniz. Sen de değer katmış olacaksın bu rekora, değer katacaksın bütüne, başarıda senin de payın olacak, paylaşacaksın, edeceksin, Almanya kazanınca sen de kazanmış sayılacaksın tırı vırı da dediniz. İyi bok yediniz!
Başka şeyleri demediniz ama. Mesela, herkes birinciyi konuşacak, onu adıyla çağıracak, şampiyonun adını, belki de “rekortmen”in adını manşetlere çıkaracak, hatta küçük bir ihtimalle de olsa adı dillerde dolanacak, büyük şöhret olacak, bazıları onun adını çocuğunun adı yapacak, adlı adınca efsane olacak; senin adını ise kimse bilmeyecek, kimse, hiç kimse, belki sen bile, dediniz mi bunu, demediniz. Sadece bir tavşan, diğer tavşanlar gibi bir tavşan olarak geçecek, belki de hiç geçmeyecek benim adım, denmez mi bu hiç?
Siz demeseniz de, bilecek her şeyi, canlı yayında yarışmayı anlatan spiker bile. Gereken adları ezbere bilecek, benim adım hiç gerekmeyecek. Gereken adları, kaçıncı olduklarına dahi aldırmadan sürekli söyleyecek, benim adım, yarışı birinci sürdürmeme rağmen hiç geçmeyecek. En önde gitsem bile, favoriler arasında değil bu, tavşanlık yapıyor sadece, yarışın favorisi Mozambik asıllı İngiliz koşucu Abekenike Yançeketike hemen onun arkasındaki grupta ön sırada diyecek. “Onun”. Yani benim! İsimsizin. Tavşanın… adını kimse bilmeyecek.
Yetti be! Bu düzen daha ne kadar böyle gidecek? İradenin kanıtlanması değil bu, erken ölümü, eksikliği, yetersizliği... Kandıramazsınız artık beni.
Sanki bilmiyorum içinizden geçen iyi polisi: “Bak güzel kardeşim, belki birinci gelen kadar paralara, altınlara, şana, şöhrete boğulmayacaksın ama sana da iyi bir maaş bağlanacak sonuçta…”
Sanki bilmiyorum içinize yerleşmiş kötü polisi: “Şöyle karınca kararınca geçinip gitmenin ötesinde, hallice bir şeyler vermek gerek ki, sınırlarını aşmaya, aşırılığa, isyana, görevini kötüye kullanmaya, mesela bir saçmalık yapıp utanmadan içindeki potansiyeli sonuna kadar zorlamaya yahut şan şöhret peşinde koşuyu tamamlamaya çalışmamalı o da!..”
Sanki bilmiyorum içinize iyi kötü işlemiş tüm bir polislik müessesesini: “Takma kafana yavru. Zoraki ve fakat zorunlu bir görev bu. ‘Vazife işte, ne yapacaksın, bu da senin payına düştü’ denilen türden; ‘Kader, kısmet, iş iştir, görevini yapmaya bak, değiştirmek sana mı düştü’ diye kabul edilenlerden. Asla direnç gösterilmeyenlerden.”
Yetti be, iyisiyle kötüsüyle düzenin bekçileri sizi, ılımlılık ve ölçülülük simsarları, aracılar, hacılar, hocalar, kumarcılar, borsacılar, komisyoncular, emlakçılar sizi… Yetti be, bu düzen daha ne kadar böyle gidecek sanki!
Siz dilediğiniz telkinde bulunun, ben yan fabldan arkadaşım keçi kadar inatçıyım arkadaşım, bu defa kararlıyım, yarışı bırakmayacağım!
Batırın dilerseniz beni, batırın, isterseniz yerin dibine kadar batırın. Batarım, yine çıkarım.
Battım çıktım, battım çıktım, bir de baktım, mühim bir yarışın ortasına dalmışım. Ortasına dalmışsam, ortada mı bırakmalıyım?!
Dedim ya, bu defa bırakmayacağım. Size hoş bir sürpriz hazırlayacak, alt fabldan arkadaşım gibi eşeğimsi bir şaka yapacağım. Zaten ben “şaka gibi” lafzının cisimleşmiş artığıyım. Açılıp tıkanan bir nefes, parlayıp sönen bir ateş, şişip inen bir balon, yalan oğlu yalan bir numarayım. Numarayı bırakıp depara kalkacağım.
Evet, durur durur depara kalkarım. Fodepar değil, boş depar. Sonu gelmeyen, sonunu getiremediğim boş deparlardan. Sırf depara kalkmış olmak için kalkılan deparlardan. Dıravdan depara kalkan bir tavşanım.
Hesapta, tempoyu artırmak, yükseltebildiğimce yükseltmektir amacım. Hep dendiği gibi, kendim için bir şey istiyorsam namert olayım; başkalarının hesabına, tempo hesapçısıyım.
Orta ve uzun mesafede tavşan olmak istemez misiniz siz de? Yooook, katiyen olmaz kısa mesafede. Hem vakit ve mesafe yetersiz, hem de üst anlatılardan Keynes paşanın dediğine göre, hepimiz ölüyüz kısa vadede.
Vadeyi birazcık uzatmak, mesafeyi sürekli açmak ama takip edildiğini de bilmek, tam olarak kopmamak çok önemlidir bizim işlerde. Tümüyle kopup gidersen, rakibin önüne geçtiğin gibi takibin de önüne geçersen, yarışı forse etmemiş olursun, sen kendi halinde, onlar kendi halinde. Olmaz öyle. Amaç bu değil, biliyorsunuz siz de. Belli bir mesafeden takip edecekler ki sizi, zorlayabilsinler yeni bir şampiyonluğu, yeni bir rekoru, yeni bir oburluğu, öyle değil mi? Peşindekileri fark etmek ile forse etmek arasında gidip gidip gelirim ben de sürekli!
Yetti be diye haykırmıştım değil mi! Dayanamıyorum ulan! Kopacağım sonunda.
Ne o, eğlenmekten, dalganızı bulmaktan, beni bir eğlence malzemesi haline getirmekten mi “kopuyorsunuz” siz de? Kopun bakalım. Fabl mı kopuyor böyle? Kopsun bakalım. Bana biçilmiş bir misyon bu, bir süreliğine önde gitsem de yarıştan kopmamalıyım, ona bakalım! Ha, bu misyonunun adamı mıyım derseniz, değilim tabii ki. Hiçbir iddian, idealin, güçlü bir id’in, kazanma hedefin yok, birazcık idmanla idare edip koş, koş, koş, sonra yarıda bırak, foşşş. Böyle misyonun adamı mı olur Allah aşkına? Ben de değilim, siz de değilsiniz, kimse değil. Ne misyonuymuş bu? Misyon, vizyon falan göremiyorum ben kendimde.
Neyse, koparttıktan sonra bir de dağıtmayalım; bilmiyorlar mı benim yalancı, uydurukçu, iddiasız bir sünepe olduğumu peki; niye izliyorlar sanki sürekli? Demek ki, onlar da en az benim kadar sahtekâr! O halde, danışıklı dövüşün kazananı da görmemeli hiç itibar…
Her neyse, -mış gibi yapmak değil bu, sonunu getirememek sadece. Yetmez ki gücüm – bu tempoda – bitirmeye. Kimsenin yetmez. O halde ne gerek var tempoyu böyle yalandan yükseltmeye?
Haaaaaa, doğru ya, rekorrrrrr.…... Her şey rekor için! Kıçınıza girsin o rekor. Değer mi benim ruhumu örselemeye bir Allahın rekoru için? Koşan koşsun yine. Ayağınıza pranga mı bağlıyoruz? Nasıl ki özel bir zorlaştırıcı yoksa bu yarışlarda, kolaylaştırıcı da olmasın, bana ne?
Peki, söyler misiniz bana, hiç yazıldı mı, “tavşan”ın yarışı zaferle göğüslediği bir 3-5-10 bin metre koşusunun hikâyesi bu âlemde? Tavşan tavşan koşarken “yetti artık” noktasına dayanması. Kopması. Koparması.
Yazıldı mı, yaşandı mı?
Yetti be, diye haykırmıştım değil mi! Bu düzen daha ne kadar böyle gidecek diye sormuştum hani? İradenin kanıtlanması değil bu, erken ölümü, eksikliği, yetersizliği... demiştim. Kandıramazsınız artık işte beni.
İrade dediğiniz zaten nedir ki, istekle istenç nasıl ayrılır birbirinden sahi? İlk sırada devam edip ipi göğüsleme isteğiyle, işi yarıda bırakıp diğerlerine yol açma istenci nasıl da çarpışır içimde. Görev ve sorumluluk bilinciyle hep irade, sürekli irade çıkarılır önüme!
Düşünmediniz mi hiç, ya gün gelir, Zatopek olacağı tutarsa bu tavşan bozuntusunun diye? Düşünmediniz mi hiç; iradeyi tümüyle eline alacağı tutar, arzularıyla hercümerç yapar, sözlerimizi dinlemezse diye? Düşünmediniz mi; isyan eder kurallara uymazsa? Düşünmediniz mi; tutar, intikam almaya çalışırsa? Düşünün şimdi bir daha...
Abebe Bikila’dan da önce Zatopek vardı bu dünyada... Bin dokuz yüz elli ikide, beş bin metre ve on bin metre koşularını birinci tamamladıktan sonra, hadi şu maratona da katılayım bari diyen.
Katılmışken favorileri takip edeyim bari diyen.
Etmişken, maratonun yarısına kadar peşlerini bırakmayayım bari diyen.
Bırakmamışken, e ama bu iş o kadar da zor değilmiş, yarıyı da geçtik tıkanmadık, bunları takibi bırakıp ben artık önden koşayım bari diyen.
Koşmuşken maratonu da kazanıveren.
Büyüklerin en büyüğü Zatopek. Vardı böyle biri. Bin dokuz yüz altmış yedi de, “Artık koşamıyorum” diye bir not bırakıp intihar etse de, vardı. Hatırladınız mı? Hatırlamanın zamanı mı şimdi?
Peki, nasıl bilirsiniz ey cemaat siz beni?
Upuslu, verdiği sözden asla dışarı çıkmayan, görev ve sorumluluklarının tümü ile bilincinde olan ve bunları harfiyen yerine getirmek için nefesini erkenden tıkayıveren, boynu bükük, isimsiz, kıtipiyoz bir tavşan, öyle değil mi?..

Siz öyle sanın. Tavşan boku değil, intikamıyım ben artık tavşanın; Zatopek’im, dağılın…


Yorumlar