Saklı mezgit

Saklanıyorum. Daha iyi saklanmalıyım. Hiçbir yemi görmemem gerekiyor ve bunu saklanarak başarabilirim. Göze görünen her yem güzel değildir derler ama koca bir yalanmış bu. Gerçi güzel dendiğinde ne anlaşıldığı gözden göze, canlıdan canlıya değişir de derler, ilk sözün (varsa) eksiğini tamamlamak için ama bu da sadece yalanlarını büyütür biraz daha. Yeme muhtaç bir kursağın güzel anlayışını bilmiyor olamazlar. Biliyorlar ama güzel sözler bilgi üzerine değil, ses uyumu üzerine kuruluyor galiba. Hem tersi de olsa bir şey değişmeyebilirdi, güzelin bilgisi kimsenin tekelinde değil ne de olsa. Bir yemin aslında hiç de güzel olmayabileceğini benim gibi kursağı bomboş bir yaratığa anlatabilecek feylesof mezgitlerin bu kayalığa uğramadığının farkındayım en azından. Gerçi ben görmediysem yoktur demek doğru olmayabilir tabii ki. Lakin kimin gördüğü de meçhulken daha başka ne söylemek düşer bana tam olarak kestiremiyorum. Yalnızca gördüklerine inanan ahmaklardan biri olduğum da sanılmamalı. Öyle olsaydı Tanrının ne işi vardı kalbimin derinliklerinde. Gerçi balıkların kalbi olmadığı hemen herkesin bilgisi dahilinde ama demin de söylediğim gibi güzel sözde en son aranan şeylerden biri durumuna düşmedi mi bilginin doğruluğu? Hem Tanrı bilgisi sadece görünmez değil, güzel de.
Görmediklerine de inanan büyük çoğunluğun herhangi bir üyesi gibi davranıp hemen Tanrı meselesini ortaya atmam kimseyi yanıltmamalı. Son zamanlarda her köşe başında rastladığınız öyle bağnaz kişilerden biri değilim ben. Gözümün önünde bütün güzelliğiyle duran yemlere neden atılmadığımı anlatabilmek için şu ünlü görünenin ardındaki gerçek meselesini açmaya çalışıyorum sadece. Yemlerin güzelliği ve görünmeyen gerçeğin en son hali diyebileceğimiz Tanrı hakkındaki bazı soru işaretleri tümüyle ortadan kalkmadan mevcut durumumu anlatmaya geçebilir miyim tam olarak ben de bilmiyorum doğrusu. Ama bir şekilde soru işaretlerine rağmen yol alması gereken herhangi bir kitap gibi düşünebilirsiniz aklımdan geçenleri ve dolayısıyla söylediklerimi. Gerçi her aklımdan geçeni söylemiyorum tabii ki. Örneğin, “Picasso yaratıcılığına hayrandır, yarattığı şey ikincil önem taşır” demek geliyor içimden, tutuyorum kendimi. Ya da bunu bir yerden okuyorum ve en doğal şekilde okuduğumu tekrar ettiğim için o an onu söylemiş oluyorum. Hani okumak, konuşmak ve yazmak arasındaki fark neredeyse silinmiş gibi. Bu durumda belki de okur, yazar ve hatip tek kişi haline dönüşüp bütün soru işaretlerini silebilir (tüm soru ve trafik işaretlerine uymalı, uymayanları uyarmalı) ve kitabın kendi akışındaki engeller ortadan kalkabilir diye düşünebilirsiniz. Siz bilirsiniz. Şüphesiz tümüyle yanlışlanabilecek bir düşünce değildir bu da. Ama soru işaretlerini ortadan kaldırmanın en sağlıklı yolu silgi kullanmak değil, yanıt üretmektir herhalde. Muhakkak ki bütün yanıtların aynı tatmin edici düzeyde olması, herkesin kafasındaki soruları aynı ölçüde yanıtlaması beklenemez. Ancak bir şekilde ilerlemesi gerekiyorsa sözün, yazının ve konuşmanın, gerek tatminsizliğiyle ilgili kayıtlar düşerek, gerekse gereken yerde gereken itirazları yönelterek yardımcı olması gerekir okuyucu ya da dinleyicinin karşısındaki insana. Belki bu durumda içinden çıkılmaz bir tartışma ortamına dönüşecektir aradaki ilişki ama hiç değilse soru işaretleri olduğu gibi durmayacak, ya üzerinde mutabık kalınan bir çözüme kavuşacak ya da hararetli bir tartışma ortamında herkesin bir ucundan çekiştirdiği dengesiz bir şikayet unsuru haline gelecektir. Gerçi ikinci durum bir dengeyle sonuçlanmadığında, soru işaretinin bütün çıplaklığıyla ortada dikilmeye devam ettiğini görmek çoğu kişiyi hayal kırıklığına uğratacaktır. Ama bu, tartışmaya başlamadan önceki soru işareti değildir artık en azından. Kuşkusuz, tartışılanlar suya değil de, kağıda, akla ve en nihayetinde hayata yazıldıysa. Yanlış anlaşılmasın, biz balıkların suya yazı yazmak konusunda koparılan onca fırtınaya rağmen epey birikmiş ve durumun tamamen ümitsiz olmadığını gösteren önemli kimi deneyimlerimiz vardır elbette. Suya yazılır bizim dünyamızdaki birçok gerçek, tıpkı karşımda duran ve her defasında bir kardeşimi sudan ve yaşamdan koparan şu yemler gibi.
Yani yalnızca güzel ve görünür değil bu yemler, doyuma, görünmeze, ölüme giden bir yolculuğun açık izlerini de taşıyorlar aynı zamanda. Kimin için, ne kadar açık olduğu bu izlerin, tartışmalı elbette. Ama söylemeye çalıştım, soru işaretleriyle dolu, tartışmalı konuları, belli çözümlere ulaşmışız gibi davranıp bir kenara ayırmazsak, hiçbir şekilde yol alamayacağız gibime geliyor ve bu durumda suya yazı yazmaktan da beter bir duruma düşüp hiçbir yere hiçbir şey yazamaz hale gelebiliriz diye korkuyorum. O yüzden şunu söylemekle yetinmeliyim ki, karşımda duran güzel yemlere kanmamaya çalışan biri olarak ben, bu konuda başarılıysam ve bu başarımı onların görünür güzelliğine arkasında saklanan görünmez öldürücü güce ve en nihayetinde Tanrıya bağlayabilecek bir uzgörüye borçluysam, bu nitelikten yoksun durumda bulunan kardeşlerimin her an birer birer eksildiğini, yemlerin güzelliğine dayanamayarak ölüme doğru seyrettiklerini görmekten de müthiş bir korku duyuyorum. İşte yazdıklarım ya da söylediklerim arasında, üzerinde uzlaşıp devam etmemiz gereken bir nokta varsa o da budur galiba.
Aslında anlatmaya çalıştığım şey bu kadar basitken, anlatım şeklimin bu kadar karışık olması balık olmamdan kaynaklanıyor diye düşünebilirsiniz ama insanların da, en azından üzerinde genel bir mutabakata varamadıkları konularda, bu kadar dolambaçlı yollara sapabildiğine siz de tanık olmuşsunuzdur herhalde. Yem meselesi de biz balıklar özelinde bu tanıklığı geliştirebileceğiniz bir başka örnek olarak düşünülmeli sadece.
Evet, ben görünür ve güzel yemlerden saklanan bir mezgidim. Hem de diğer mezgitlerin bu görünen güzelliğe yem olmalarını görebileceğim bir yerde saklanıyorum. Ama şaşılacak bir şey yok bunda, suyun derinlikleri böyledir zaten. Kayalar, yosunlar ve hatta kum, suyun derinliklerinde özel oyuklar ve dehlizler yaratarak iyi bir fırsat sunar saklanmamıza. Yalnızca doğal fırsatların üzerine atlayıp rahatımıza baktığımız da düşünülmemeli, gerektiğinde burnunu sürte sürte kumların arasında, hatta kayaların içinde kendine saklanacak bir yer açan binlerce balık görmüşümdür bugüne kadar. Büyük balıkla küçük balığın ilişkisini duymamış olamazsınız, işte buna bir de küçük balığın uyanıkça saklanma çabalarını eklemelisiniz. Tabii amacımız tek başına yenmemek değildir tahmin edebileceğiniz gibi.
Yavrularımızın, daha doğrusu yavru adayı yumurtalarımızın suyun derinliklerinde saklı kalabilmesinin sırrı yalnızca içgüdülerle açıklanamaz herhalde. Artık insanlık kendi dışındaki hayvanların da bilinçli eylemlerini kabul etmek zorunda bir yerde. Özellikle tehlikeye karşı bilinçli karşı koyabilen örneklerimiz üzerinde çalışabilirse kimileriniz, bu fazlasıyla soru işaretleriyle dolu konu üzerindeki sis perdesinin bir parça olsun aralanmasında sonsuz katkısı olacaktır. Gerçi bu kadar büyük iddialarla yola çıkıp eli boş kalan onlarca örnek umutları azaltmıyor değil. Yine de en azından, benim nasıl olup da önümde asılı duran yemlere atlamadığımı açıklamak için bir çalışmada bulunmanız o kadar anlamsız, daha doğrusu nasıl sonuca ulaşacağınızı bilmediğiniz için size anlamsız gözüken bir çaba olmayacaktır herhalde. Tabii bunun için benim daha fazla şey anlatmamı bekleyebilirsiniz.
Haklısınız.
Saklanıyorum. Ama daha çok saklanmam gerekiyor. Hayır, sorun bir yerlerimizin gözükmesi değil. Hani başını gömmüş, kıçı açıkta kalmış ya da kısaca iyi saklanamamış derler. Devekuşu misali. Benim böyle bir sorunum yok çok şükür, çünkü bu tür sorunlar doğuracak türden, görünmeye karşı tedbir olsun diye gerçekleşen bir saklanma eylemi değil benimkisi. En azından yemlerin balıkları görmediğini biliyorum. Gözden, elden ya da kurşunlardan korunmak için saklananların durumları ile de karıştırmamalı benimkini. Siz de takdir edersiniz ki köstebeklere ve devekuşlarına dair yapılan saklanma esprilerinden benim de nasibimi almam için hiçbir gerekçe yok ortalıkta. Yine iddialı bir şeyler söylediğimin, aceleci birtakım yargılara vardığımın farkındayım. Ama bu türden konularda daha başkası gelmiyor elimden. Ben, yemin beni görmemesi için değil, benim yemi görmemem için saklanıyorum. Evet, irade eksikliği ya da bozukluğuyla ilgili pek çok suç yükleyebilirsiniz bana, farkındayım. Ama balıkların içgüdüleri dışına çıkabilmeleriyle ilgili bir çalışma içinde olduğunuzu hatırlatırım size. En azından biraz önce öyle anlaşmıştık. İrademi kullanıp yemlerden uzak durmaya çalışmam başlıbaşına bir olay olarak değerlendirilebilir. Bütün balıkların bilinçsizce yemlere atıldığını düşünen onca balıkçının irade tespitine dair yönelteceği itirazları göğüslemeye şimdiden hazır olmalısınız. İstemeyen, doymuş ve bu sayede yemlerden uzak durabilen bir balık olduğumu söylemek yerine, isteyen ama isteğine karşı direnç gösteren, yani irade sahibi bir balık olduğunu söylemeniz, bilim dünyasını epey karıştıracaktır şüphesiz. İşiniz zor ama gelin görün ki benim durumumu anlamaktan ve anlatmaktan bıkmazsanız, aç balıkların da iradelerini kullanarak isteklerinin önüne geçtiklerini kanıtlamanız gerekir. Peki iradeyi harekete geçiren nedir diye soracaklardır size, kanıt bulma/yaratma girişimlerinizin daha ilk evrelerinde. Ne kadar içgüdüsel ne kadar bilinçli olduğunu bilmesem de ölüm korkusu diye yanıtlayabilirim bu soruyu ben de. Pekala siz de kullanabilirsiniz bu yanıtı bir şekilde.
“Ürktü balık” derler mesela. Ama bunu hep dışarıdan gelen kimi etkilere bağlarlar. Bir gemi geçer açıktan, ağ atar bir tekne, taş atar haylaz bir çocuk bulunduğumuz bölgeye, açıkta yüzer birileri, büyük balıklar kovalar küçükleri ya da düpedüz hata yapar balıkçılar ürkütür balıkları; bütün balıkçılar tatmin olur bu açıklamalarla, bırakır balık tutmayı. Oysa ölümdür, içeriden duyulan bir ölüm korkusudur harekete geçiren balıkları.
Yine çok iddialı konuştuğumun farkındayım. Gerçi sizin dünyanızdaki kocaman iddiaların yanında devede kulak kalır benimkisi. Ölümün dışarıdan çağrıldığını iddia edecek onlarca uzman vardır aranızda ve benim ve belki de kimsenin gücü yetmez onlara karşı çıkmaya. Ama ölümü içinde hisseden onca yazarın soğuk duyarlılığından bir parça olsun düşmez mi biz balıkların payına da? Biliyorum, çok felsefi konulara dalarak durumumu daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyorum. Ama kimseyi, tek bir canlıyı bile küçük görmeden düşünmeye alışırsanız, onların iç dünyalarını sadece uydurduğunuz masalların, fablların ya da oyunların değil, gerçek doğanın bir parçası olarak görmeye başlarsanız, işte ancak o zaman saklı bir mezgidin, hem de aç olduğu halde gördüğü güzel yemlerden saklanan bir mezgidin, iç dünyasında beliren ölüm korkusunu da anlamaya başlarsınız.
“Başlayınca bitiyor” ya da “başlamak bitirmenin yüzde şu kadarıdır” formüllerine güvenen biri değilseniz ölümden saklanmanın nasıl mümkün olacağı üzerine düşünmeye başlamışsınızdır herhalde. Gerçi formüller rahatlatıcıdır, çözüm sunar ama yeni sorularla yeni formüllere ve kim bilir belki de yeni çözümlere doğru yol almak da en az ilk formüllerde durup rahatlamak kadar rahatlatıcı olabilir bazen. Tabii bazen de boşa kürek çeker insan. Mesela, “Ölümden saklanmanın yolu tümüyle saklanmaktır, yaşamdan saklanmaktır” diyebilirim pekala. Üstelik hem ilk formülden ileri gitmiş, hem de içinde bulunduğum durumu gayet iyi açıklamış olurum böylece. Hayat vereceği düşünülen yeme güdüsü ölüm vermektedir çünkü benim durumumda. Ama hayattan saklanarak/sakınarak ölümden saklanıldığını/sakınıldığını açıklayan bu formül, ölümden saklanarak neden saklanıldığını açıklayamaz mesela. Ya da hayattan saklanan her canlının ölümden kurtulabildiğini iddia etmek doğru olmaz herhalde. Bu durumda başka bir formül bulabilir, “Hayatla ölüm arasında gidip gelen her şey yemdir, o da hayat ve ölümdür” diyebilirim mesela. Bu formül daha kapsayıcıdır, hem özel olarak içinde bulunduğum durumu, hem de genel olarak içinde bulunulan durumları açıklar. Ama o kadar kapsayıcıdır ki her türlü açıklamayı da kapsadığı için açıklanamaz.
İşte bu durumda boşa kürek çekmiş gibi hissedersiniz kendinizi. Başlangıçla yetinmemiş, yeni formüllerle yeni çözümlere ulaşmaya çalışmışsınız ama baştaki açıklamanın bir adım ötesine gidememişsinizdir. Tabii bu daha çok çalışmanızı, yeni formüller peşinde koşturmanızı engellemeyebilir ama yeni çözümlere ulaşıp ulaşamayacağınız hiçbir zaman belli değildir. Gerçi bu durumlarda ara formüller bulup rahatlayabilirsiniz. Gidilen yer değil, yolun ya da yolculuğun kendisi önemlidir diyebilirsiniz. Aramaktan, sormaktan ve soruşturmaktan, sırf bunu yapmaktan keyif alanlar az değildir hani. Ama inanın bu türden bir keyif, suyun içinde yaşasak bile biz balıklara göre değildir.
Aramaktan çok bulmayı, belki de kaybolmayı severiz. Aslında çok basit, görünen güzel yemlerin ardında ölüm gerçeğini gördüğümüzde ya bulur ölürüz ya kaybolur ölürüz.
Sakın ha, kestirip atıyormuşum gibi gelmesin bazı gerçekleri. Saklanmanın gerçekliği de gerçekte saklıdır. Gerçekse benim için şu an karşımdaki yemde durmaktadır.

Biliyorum, saklanmanın ve saklanmayı anlatmanın sonuna geliyorum. Bütün saklanan balıklar gibi kendimi inkar ediyorum. Atlıyorum yeme, kayboluyorum. Ne yapayım, saklı bir mezgitim ben, insanım işte...


Yorumlar