Fabl değil “kurbağa gerçeği” bu.
Suya ya da süt güğümüne düşen bir kurbağa, nasıl kurtulacak
oradan acaba?
Suya düşen ve suyu giderek kaynayan kurbağaya dair örnekler
ne kadar çok veriliyor değil mi bu dünyada? Ne kadar çok yaşanıyor!
Yavaş yavaş alışmanın, fark ettirmeden ortama uymanın,
araziye ayak uydurmanın, arada kaynayıp gitmenin gündelik hikayesi sanki.
Suya düşen, daha doğrusu altında odun ateşi yanarken içi su
dolu kazana düşen kurbağanın öyküsüdür bu. Suyu yavaş yavaş ısınıp kaynamaktayken
hiçbir şey fark etmeyen, suyu kaynama noktasına geldiğinde ise telef olup giden
bir kurbağadır.
Yavaş yavaş ve fark etmeden, fark ettirmeden ortama uymaya
başlamanın, ilk başta küçük tepkiler verirken giderek pek bir tepki
ver(e)memenin ve nihayetinde tümüyle tepkisiz kalmanın, ayak uydurmanın,
alışmanın, alışmanın, alışmanın... alışmaya alışmanın, hiiiiç hareketsiz
(arada) kaynamaya başlamanın, ayaklarının altından kayıp gitmekte olan
zeminin... su sürekli ısınırken kurbağalaşmanın ne de feci hikayesidir.
Fark etme(me) biçimleri üzerine; hissizleşme, duyarsızlaşma,
sersemleme, uyuşma, eblehleşme, vurdumduymazlık, kayıtsızlık, ruhun erken
ölümü, adamsendecilik, boş vermişlik vb. üzerine geniiiiiiiş ve çağrışımsal bir
zemin sunar elbette bize. Adım adım, tedrici bir dönüşümün sonunda elimizdeki
her şeyi kaybedebileceğimize dair bir uyarı belki de. Tek tek birçok değer ve
kazanım gözümüzün önünden kaybolup giderken, uyarlanabilir bugün yaşadığımız
birçok şeye de. İşte o yüzden hep gündemde.
Bu arada dikkatinizi çekmiştir belki, kurbağanın bu halinin,
kayıtsızlık, umursamazlık, vurdumduymazlık gibi Türkçe’deki karşılıklarının
etkin bir anlatım ve çağrışım gücü de olduğu. Ötesinde, şahsi bir alıklıktan da
ileriye, yurt sathına yaydığımızda bu durumu, “yurdumduymazlık” gibi – zorlama
ama hoş – karşılıkların da doğduğu.
Özetle, ülke kazan, insanlar kurbağa oldukça,
vurdumduymazlık yurdumduymazlık oluyor bugünlerde güzelce. Madem açtık bir
parantez, uzatalım iyice; Türkçe’nin bu eklemli olanakları bir yana “fark
etmeme halleri”nin İngilizcesine dalan bir pasaj da geliyor aklımıza bir
şekilde. Çağdaş yazının en esaslı romanlarından biri olan “Michael K.”yı kaleme
alan J. M. Coetzee’nin bir başka kıymetli romanı “Demir Çağı”ndan bir pasaj:
“Şaşkına çevirmek, sersemletmek, stupefy: Duygu yoksunluğu, duygusuzluk; uyuşukluk, bitkinlik,
şaşkınlıktan donakalmak; stun.
Uyuşukluk, stupor; duyarsızlık,
ilgisizlik, zihnin uyuşması. Aptallık, stupid:
Yeteneklerin körelmesi, kayıtsızlık, düşünme ya da hissetme gücünün yoksunluğu.
Budalalıktan, stupere, donakalmaya, stunned, donakalmadan, aptal aptal
bakınmaya, astounded. Stupid’den stunned’e, stunned’den astonished’e ve sonunda da taşlaşmaya, stone. İşte asla değişmeyen mesajları
bu, insanları taşa çevirin, taşlaştırın.” (*)
Kaynatın, aptallaştırın, taşlaştırın, kurbağalaştırın…
Kaynar sudaki kurbağa, gerçekten de ne çok var
senden bu dünyada!
Neyse, biz gelelim ikinci benzetmeye, ikinci
duruma, ikinci oturuma... Bakın o da enteresan, ilki kadar bilinmiyor olsa da:
Kurbağamız bu kez suya değil, süt güğümüne düşmekte. Yıllar önce ülkemizi ziyaretinde, Konstantin Simonov vermiş bu örneği de.
“Sanatçılarla Konuşmalar” kitabında Kemal Özer ustamız aktarıvermiş, şöyle:
“Onuruna verilen
kokteylde, ‘süt güğümüne düşen iki kurbağanın öyküsü’nü anlatmıştı ayaküstü.
Biri, umutsuzluğa kapılıp, boğulur gider. Öbürü ise direnmeyi sürdürür.
Çabaladıkça ayaklarının altında bir tereyağı topağı belirir. Onun üstüne çıkıp
boğulmaktan kurtulur... Simonov'u hep bu öykücükle anacağım işte.”
Kaynayan su kazanına ve süt güğümüne düşen kurbağa, iki
örnek peş peşe, iki tarz, iki akıl, iki davranış... sorular da beliriyor
haliyle:
Diyelim kurbağa olmasına kurbağayız ya da
kurbağalaşmaktayız; peki süt güğümünde miyiz, kaynamakta olan su kazanında mı?
Altyapı üstyapıyı, nesnel koşullar öznel hareket alanını… belirler ya hani,
nesnel bakımdan ne durumdayız?..
Sadece irade/öznellik değil, nesnellik de önemli ve
belirleyici demek bu meselede.
Diğer soru şu:
Diyelim, kurbağa olmasına kurbağayız ya da kurbağalaşmaktayız... diyelim süt
güğümünde ya da su kazanındayız... kim olursak olalım, nerede olursak olalım,
şimdi ne yapacağız? Amaaaan su kazanıdır, ne uğraşıyoruz ki, uyuşmaya bakalım
diye salıp gitmeli mi; ne belli, belki süt güğümüdür, sürekli uğraşmaya bakmalı
diye mücadele mi etmeli?
Yanıtlar önemli. Nesnelliği bilerek ya da nesnelliğe rağmen
harekete geçmek, bacağını harekete geçirmek hepsinden önemli
Harekete geçmezsek, nerede olursak olalım, ister su kazanı, ister
süt güğümünde, kurtulma ihtimali hiç yok gibi. Harekete geçersek bir ihtimal
beliriyor en azından önümüzde.
Hadi öyleyse...
Kör parmağım da gözünüze...
---
(*) J.M. Coetzee,
Demir Çağı, s. 31, çev. Şamil Beştoy, Alan, 1993

Yorumlar
Yorum Gönder