Seviyorum arkadaş. Çok seviyorum. Ne olursa olsun
bırakamayacak kadar çok seviyorum. Hiçbir koşulda ayrılamayacak, yalnız
bırakamayacak, asla terk edemeyecek kadar çok seviyorum. Şu klişe deyişiniz
yahut tekerlemenizle, “ölüm bizi ayırana dek” de değil, ölümde bile…
Sahi, ölüm ne?
Zokayı yutup mahvolmamız, yok olmamız değil mi?..
Solungaçlarımızda suyu, suyun verdiklerini ve yaşamı tadamamamız. Boşlukta
kalmamız birdenbire...
Evet, birdenbire… Ani ölüm, şok eden bir ölüm, apansızın
ortaya çıkıveren beklenmedik bir ölüm… bizim buralarda, suyun altında zaten hep
böyle…
Beklendik bir şey mi... beklediğimiz bir şey mi… herhangi
bir şey mi… yok, beklemiyoruz biz hiçbir şey… beklemeden, beklenmeden, herhangi
bir beklenti içine girmeden ölüyoruz bir güzel!..
Soranımız düşünenimiz, sevenimiz sayanımız, arayanımız
karışanımız, özleyenimiz merak edenimiz, özel, çok özel bir ilişkimiz yok mu
peki hiç?.. Sabredin, ben de onu anlatmaya çalışıyorum işte.
Kendi halimize bırakırsanız bizi, yaşayabilirsek eğer
zokalardan ve ağlardan uzak kendi evrenimizde, severiz, sevişiriz güzelce. Siz
sürü belleseniz de genelde, gezeriz biz çifter çifter birlikte… Dolaşır, kuyruk
sallar, kendi boyumuza posumuza nispetle daha küçük balıklar arar, sürekli
oraya buraya bakınır, turlarız öylece. Fıtrat diyen de var, natura da,
doğamızda yoktur yani; asla durmayız, duraklamayız hiçbir yerde.
Gezeriz, tozarız, sürekli turlarız ama yanlış anlamayın
sakın; öyle orman/mercan gezintisi olsun, manzaranın tadı çıkarılsın, serüven
olsun, turizm canlansın diye değil… Peki ne?.. Açlık elbette… sürekli yosunlara
dalar, aralarında, derelerinde, girintilerinde, çıkıntılarında neler de varmış
diye durmadan kayalara bakar, orayı burayı yoklar, habire yemeği düşünür, yaşar
gideriz işte böyle çifter çifter ve dinginlik içinde…
Yakalandığımızda ansızın ölüme, yakalandığımızda bir
başımıza, yakalandığımızda susuzluğa… ipe asılı kalır, boğulur, öldürülürüz…
bir ağın içinde ya da bir zokanın ucunda…
Boğuluruz dedim ama suda değil havada boğuluruz… bilirsiniz.
Gerçi buradan bakıldığında, ağzınızdan çıkanlar kulaklarca duyulduğunda, pek de
biliyor gibi değilsiniz. Hani “sudan çıkmış balık gibi” diyorsunuz ya,
şaşkınlığı, saflığı, biraz da alıklığı anlatmak için kullanılan bu deyişi,
ölüme uyarlamayı düşünmüyorsunuz bile.
Sahi, şaşkınlık neresinde balık sudan çıkıp önünüze
geldiğinde, gözlerdeki pörtlemeye mi diyorsunuz? O ölüm be!.. Bedendeki,
özellikle solungaç bölümündeki şişkinleşmeye mi diyorsunuz; iyi ama ölüp
gittiğinizde siz de şişiyorsunuz!.. Şaşkınlıkmış… sevdiğiniz, sevgiliniz,
eşiniz öldüğünde de şaşkınlık mı hissediyorsunuz?
Biz ona “acı” diyoruz. (Siz demiyorsunuz, “Balıklarda kafa
vardır ama korteks yoktur, acı olmaz” diye biliyorsunuz!)
Neyse, zaten hiç şaşırmayız, şaşırma nedir bilmeyiz, hem
şaşıracak ne var ki bunda, sadece boğulur, ölür gideriz biz havada.
Birimiz dışarıda ama öbür tekimiz hâlâ suda, acısını
hisseder, aramaya başlar berikini daha sonra.
Ararız sonsuzca.
Ve bellidir “usta ve bilinçli avcı”nın kararı, bellidir
tuzağı ve “kusursuz randevu anlayışı”; aklına koymuş, ertesi gün aynı yerde
aynı saatte, takacak diğerimizi de aynı oltanın ucuna!..
Efsane olarak anlatacak sonra: “Abi var ya, bu kırlangıç
balıkları böyledir. Çifter çifter dolaşırlar. Bir gün rast gelir de yakalarsan
birini, kerterizini iyi al, yerini sakın kaybetmemeye bak, ertesi gün aynı
yerde, yakalayabilirsin diğerini de. Elinle koymuş gibi bulursun ikinciyi de.
Çok enteresan hakikaten bu balıklar be!..”
Enteresan ha! Bağlılık ne kadar anlaşılmaz, aşk ne kadar
ulaşılmaz, sadakat ne kadar banal, hepsi birden ne kadar demode kavramlar
bugünlerde… Varsa yoksa “enteresan” sadece…
Gerçekten bağlılık nedir bilir misiniz siz? Ölümüne
bağlılık. Öldükten sonra sevdiğini arayan bir balık! Nerdeee, varsa yoksa hep
aynı ezber, ezberiniz, balık hafızalılığımız!
Fena halde yanılmaktasınız dostum, fena halde
çuvallamaktasınız. Sadece aklıyla, hafızasıyla değil, tüm duyguları,
solungaçları, yüzgeçleriyle var olan, hisseden, duyan, yaşayan, sevdiğinin
yaşamı sona erdiğinde dahi yaşamaya çalışan, onu yaşatan canlılarız. Biz
balığız. Bağlıyız.
Evet, biliyorum, korteks yok bizde diye adamdan, pardon
hayvandan saymazsınız. Bize kıyan usta ve “duyarlı” avcının, o çok ince kalpli,
hassas ruhlu, kırılgan mı kırılgan balıkçının avuntusudur bu, sıkı sıkıya
bağlanınız. Korteks yok ya, akıl yok, düşünce yok, acı yok, ağrı yok, hiçbir
şey yok sanırsınız. Korteks yok ya, bağlılık yok, sevda yok, vicdan yok,
sadakat hiç yok sanırsınız. Vejetaryen olsanız bile, korteks yok ya bizde,
aldırmayınız. Omega üç, beş derken, hapur hapur yutunuz, tıkınınız. Balık da
yemeyen kaç harbici vejetaryen var tanıdığınız?..
Omeganız ve hafızanız sizin olsun. Yalnız biz, öyle yağlı
balıklar gibi, yağlı oldukları için içlerinden lezzet fışkırtanlar gibi, yağlı
yağlı ızgaraya gelenler gibi, çupralar, uskumrular, levrekler, lüferler,
dülgerler, orfozlar, lagoslar gibi değiliz.
Öyle unlana unlana tavaya atılanlar, yağlı olmasalar da
yağda kızartılıp ayıla bayıla yenilenler gibi, bar bar barbunyalar gibi, lüp
lüp tekirler, çıtır çıtır istavritler, kıraçalar ve mezgitler, yavrum balım
hamsiler gibi de değiliz.
Öyle ateşle ve suyla, ateşli suyla, buğuyla yavrum buğuyla,
buğulana buğulana pişen güzelliklerden, lipsoslardan, palamutlardan,
somonlardan da değiliz.
Öyle şişe gelenlerden, şişe gelip ızgaraya dizilenlerden,
dizi dizi mideye indirilenlerden, fenerlerden, minerilerden, kalkanlardan,
kılıçlardan da değiliz.
Öyle çiğ bile yenilebilen lezzetlerden hiç değiliz.
En küçümsediklerinizden, bunun olsa olsa çorbası olur
dediklerinizden, yılan balığının, iskorpitin yanına yerleştirdiklerinizdeniz.
Hakir gördüklerinizden, balıkçı tezgâhında kazara gözünüze iliştiğinde dönüp
yüzüne bakmayıverdiklerinizdeniz. Tipten kaybedenlerden. Ah, deniz… dip
balıklarının en dibindeniz… pisliklerdeniz… İşte bunun olsa olsa çorbası olur
ancak dediklerinizin en çirkinlerinden, şişman, kahverengi, alacalı bulacalı
suratının ortasına kedi gibi bir bıyık da yerleştirenlerdeniz. Vah, deniz…
Olsa olsa çorbası olan bu balığı alıp, gele gele çorbaya
gelir dediğiniz hale getirip, pişire pişire havuç, ekmek ve terbiyeyle
pişirdiğinizde, pişirip pişirip kaşığı ağzınıza götürdüğünüzde, bakalım siz de
eskisi gibi rahat yutkunabilecek misiniz?.. Avlarken “nasılsa korteksi yok”,
alırken “nasılsa şekli şemali yok”, pişirirken “bunun hali ahvali de yok”
dediğiniz balıktaki, sadakati, bağlılığı, insanlığı görebilecek misiniz?
Belki de, “Bu kırlangıçlar var ya, birbirine bağlı olurmuş
güya, hahahaha, mavraya gel, balık bu la!” diye bir kahkaha atıvereceksiniz.
“Duydun mu, bir de çiftlerine çok sadıkmışlar, biri ölünce
öbürü aynı yerde kalakalırmış, puf puf puf” diye sinsi gülüşlere geçeceksiniz.
“Öyle ya, Fransız olaydı bu balıklar, bize de özgürlük, bize
de serbest aşk diye tutturacaktılar” diye uçuvereceksiniz.
Lafı, lokmayla birlikte ağzınıza tıkmak isterdim ama
nerdeee. En iyi çorba, en iyi balık çorbası kırlangıçtan olur, biliyorsunuz
işte. Artık onun en romantik çorba olduğunu da – ekmek yapıyor, havuç yapıyor,
terbiye yapıyor – bu bilginizin yanına katık diye katıyorsunuz bir de...
Olsun biz balığız, bağlıyız sevdiğimize. Yanımızdan çekip
aldığınızda sevdamızı, ertesi gün aynı yerde aynı saatte onu bekleyecek, hep
onu bekleyecek, hiçbir yere gitmeyecek kadar sadığız. Onu havada boğup
öldürdüğünüzde, ertesi gün bizi de öldürebileceğiniz denli bağlıyız. “Bir
kırlangıç balığı kadar bağlı”… dilerseniz bu şekilde ifade edebilirsiniz bundan
böyle yazacağınız edebi metinlerde…
Peki güzel kardeşim, bu denli romantik bir hayvan, bu denli
romantik bir balık, hiç öldürülür, hiç çorba yapılır da yenir mi sizce?..
Bizdeki, sadakat, bağlılık, aşk vb. değil de, bilim insanlarınızın
sinsice, bilgiççe ve gayet “kortekslice” buyurduğu üzere “şimdilik
açıklanamayan” bir içgüdü ise, peki sizdeki ne?..
*
Not: Alabalığa dair küçük bir ka(la)balık
Çiftler halinde gezen kırlangıç balıklarının yanında hep
solo takılan pantolon balıklarını ne yapmalı peki?
Alabalıkları yani.
Anglosakson dünya, türünü belirtmekte/belirlemekte ısrarlı.
Pantolon balığının yani.
Alabalık “trout”… pantolon balığı “trouser trout”…
Ses uyumuna da dikkat: “A trouser trout is a trout in
trouser! “
Aslına bakıldığında, sırf sesi değil, şekli de benziyor!..
Bakın bir şimdi alabalık resmine, bir de erekte olmuş
penise.
İşte sonuç: Tereyağında alabalık pişirmek eskisi kadar kolay
olmayacak herhalde bundan böyle!..

Yorumlar
Yorum Gönder