Köprüaltında kıraçalı bilinç akışı

Köprüaltında hep bilinç akar denize, durduramazsın. İstavritin gelişi gibi. Ve tabii ki buz gibi bir bira desteği. Selpak var, tespih var, amor var ama bu kadar da olmaz ki be abi. Onar onar geliyor hepsi. Teşbih var mı teşbih? Kum gibi turist var mesela. Yerli var, kuzeyli var, Arabistanlı var, uzaylı var, insan yok, zamanla olur belki o da. Birer birer. Siya siyabendin santurundan çıkmış, köprüaltına konmuş afili bir garson var ama. Placebo konserinde görünmüşlüğü var, lakin siyasiyaya göre hafiften kilosu, masumluğunu yitirmiş tüccar bakışları ve sahte gülüşleri de var. Hep şüphe var be abi, hep endişe. Köprüaltı burası, turiste kazık var her şeyden önce. Kulakta trio var, Alan Genişbant, şırıl şırıl akan sular, bas, davul ve piyano var; şu dünyada hep olur olmaz şeyler var. Oluru nedir sahi huzurlu bir yaşamın? Hüzünlü ama onurlu bir yaşamın? Saadeti satın alamazsın çocuğum; olur olmaz obur bir yaşamın? Gitmedin mi hiç hayatında oralara? Kıyılara, köşelere, altlara, diplere, en diplere. Bak, kızdı yeni garson sanki, ben anlamam, versinler 80 lira, o kadar! Seks on the beach. Bana baaak, ben kimim, bilmezler mi? Not beach, but bridge. Ucu fosforlu oltalar, yeşil, turuncu, alev kırmızısı… hepsi sarkıyor yukarıdan aşağıya. Yürüyenler var, tın mın, tını mını hanım formunda. Mihrace geçti sanki. Masaları yan kesti. Hint masallarını dik. Bardağı da dibine kadar. Afrikalı siyahi bir kardeşimiz cüzdan satmaya çalışıyor avuçlarının ucunda, olacak o kadar. Siya siya siya. Avuç değil parmak ya. Bayburt mu, Sivas mı diye soruyor hepten yükselmeye başlamış, pilotluğa hazırlanan dört kişilik sarhoş sofrasından birileri sonra. Memleket nire? Havuç değil hıyar koyacaksın yoğurdun içine. Yoğun kıvamlı olacak. Kıbrıs’ta daha sormadan söylerdi siyahi garson, Urfalıyım ben diye. Ezeceksin bir iyice. Ezelden haydari. Memleket çok önemli; gülmek için, eğlenmek için söyletmeli muhakkak zenci kardeşimize memleketini. Zenci, siyahi, siya siya ırkçılık uzak dursun bizden beya. Siyah, beyaz, siya, beya. Bak işte, bir arka masadaki, afyonunda Arabistan’la tartışmakta. Özelden. Dünyanın bütün güzel afyonlarıyla. Bira iyi ama nargile de pahalı geldi ha. Tabii Arapça. Unutmayın, margarin çok zararlıdır, ucuzdur ve en favori yağdır bu tür mekanlarda. İşemek için hoooop üst kata. Karides güveç olsa da, ha margarin yemişsin ha plastik sonuçta. Üşümek için erken daha. Siya siya kaç dil biliyor acaba? Şiir bedava. Ölmek için erken. En başta Cem Karacaca. Hatçe, Ümmü, Gülizar, kürekler hep siya siya. Kaç dilde hoş geldiniz diye toparlayıp meseleyi ve müşteriyi, kaç dilde balık ve masa pazarlamayı kıvırabiliyor bu kıraçalar arasında? Ah, kırçıl dünya. Siyahla beyaz arası. Kaç dilde kazık çakacağız bu dünyaya? Sahi, Babylon çökmedi mi hâlâ? Şehir heeeep yeniden inşada. Galata port iptal, Topçu Kışlası nanay, şantiyeistanbul berdevam ama. Ortalık milk port. Siyasiya var bu akşam Babylon kanalında, peki sen ne arıyorsun garson garçon burada. Çocuk işte. Bu gidişle vapurla bozacak silueti valla. Ve bir başka afroamerikalı ve bir başka siyahi (amman diyim hakaret olmasın abi, zenci dememeli. bu tür meselelerin en has ve hassas fransızı jean genet sormamış mıydı; “nedir sahi siyahın rengi?”) saatleriyle geldi bittabii. Tiktaktiktak makinalaşamamak. Ve aynı soru bizim tarıma dayalı, anason bazlı masanın göbücüğünde; memleket nere? Pensilvanya. Ekranları bir hayli geniş saatler var burada. Akrepler, böcekler var. Tüm masalardan kulak kabartmalar, dinlemeler falan. Renkleri bir hayli cafcaflı saatlerin, camları kalın, içleri bir hayli civcivli. Bir haftada arıza veren “su geçirmez” saatler. Vakit geçmez, su geçer abi. Vakit geçer, su geçmez. Water Resist İstanbulum, sen yeter ki #diren. At Boğaz’a ispatla istersen. At kendini denize. Dünya güzel. Daha içelim, hey hey. Her şey, hey şer, her yer eğlence sonuçta. Amaaaan, vapurlar yanaşıyor burnuma. Kulaklık ve mikrofon (ve paran) olduktan sonra dilediğince konuşabilirsin Arabistan’la burada.

Önce Eminönü ve Galata Köprüsü ama asıl sonra İstiklal Caddesi; İstanbul'a Arabistan yağmış sanki abi. Kurban olduğumun kurbanı değil mi, Türkler Fas’a, Suudiler İstanbul’a. Vize yok, hayat var. Ne Türkçe bir dil şu Arapça. Hadi hediye et şu saati bana. Önce bir bak. Zenciler (siyah! beyaz! ölüm! yaşam!) neden cüzdan ve saat satar İstanbul’da? Çok büyük bir boşluk mu varmış bu konuda? Çok ciddi bir olumsallık? Bir siyasiya selamı Nijeryalı arkadaşıma. Felsefi belki. Karadenizle white sea buluşuyor burada. Senegal? Her yer milk port. Ama sen yine de white widow’dan uzak dur adamım. Amsterdam? İki yumruk uç uca, çaaak. Garson baktı iki ters bir düz, bu adam ne yazar acaba? Ve başka bir satıcı, çiçek taçları kafasında, tam alnının çatında, vapurların hizasında. Çiçek gibi bir hayat, çiçek gibi bir bira. İyi bayramlar hepinize, kendinize çok iyi bakın ve fırsat buldukça horon tepin da! İşeyeceksiniz üst katta bir daha nasılsa. Üşüyeceksiniz açık havada. Abbas da geldi, bakın gelmez dediniz ama bir daha geldi. Godot’nun külkedisi. Ben size demiştim değil mi? Çiçek Abbas gibi. Teşbih gibi teşbih. Taze badem falan ister misiniz, afedersiniz siz burayı dört başı mamur bir rakı masası mı zannettiniz? Satıcılarda kıtlık var sanki. Ve ikinci kez geçen genç İtalyan çifti. Belli ki seçeneklerin bolluğunda bir türlü karar veremedi biri. Ne olacak şimdi? Hangisi? Erkek olanın boyu çok uzun değil mi? Bakın biz böyle buzlu badem, acı badem falan derken iri bir istavrit geldi. Mevsimi uygunsa ızgaraya da gelir istavrit irisi. Ve bir motor irisi, Boğaz turuuuu, Boğaz turuuuu iskelesine yanaşmakta şimdi. Öylesi Haliç’i geçmekten daha iyi belki. Usulca yanaşıverdi. Öpüvermiştim ya seni hani, bir geminin iskeleye usulca yanaşması gibi. Aha teşbihte hata. Aralara imge ve metafor gerekli. Her şey iyi de eyyyyy turiz amca, turist ömerin yandan yemişi, o fesimsi şey de neyin nesi, bu kaçıncı andavallığı ömrün, bu neyin oryantalizmi? Felsefemsi belki. Hadi siya siya, işin yoksa balıkları tek tek tarif et şimdi. Ayıkla balığın kılçığını. Şu tekir, bu palamut ama eğer zokayı tam yutmak istiyorsan lagosa gel hele, fiyatlar, lezzetler, istakozlar gırla. İngilizce nasıl denir lagos acaba? Gırgırla avladı bunları reyizler, ye sen de şamatayla. Almanca? O ne güzel bir fotoğraf makinesi, dünyanın bütün milletleri Japon oldu şimdi, o yüzden de al capon, al capon, al capon sonunda. Makarayla, sarakayla, gırgırla geldi her şey, köprüde poz verdi bir güzel. Ve kadınların o akıl çelici topuk sesleri yok mu? Nasıl da avlar bir istavriti. Trolle. Tak tak tak, taka tuka haanım. Tın mın, tınımını haanımdan daha mı güzel ne? Ne güzel insanlar var, ne güzel dünyalar şu köprüde. Pitipiti balığı yenmez, ısırır geçer, sen en iyisi çıtır çıtır istavritini ye arkadaşım. Haydaaa, nasıl da yumurtladı bir anda arka masa şu bizim garsona, Tayyip’e oy verirseniz böyle olur işte diye. Ben vermedim valla. İşte eko da yaptı diğer masalarda. Ben vermedim, ben vermedim, ben vermedim, ben vermedim… Ve ilk diyalog girişimi bizim masada ve yüksek sesle ve tüm köprü boyunca: KİM VERDİ BUNU LA? Kırmızı suratlı ihtiyar turizler sizi, bilir misiniz, kim verdi? İstavritler. Refah ve gönenç var emekliliğinizde, kim verdi? İri iri istavritler. Sömürüp bitirdiniz bütün kaynakları, dolaşırsınız şimdi dünyayı, söylesenize ulan, kim verdi? Kıraçalar. Kim verdi ki bize sizi? Çok düşünme, kalbin sancı çekmesin, teklemesin kâfi. Akşam sekiz olunca, köprü geçişlerinde bir seyrelme, zihinlerde bir duraksama yaşanıyor demek ki. Mevsimine göre, havasına göre tabii ki. Türkiye gibi, kimverdiye gitti. Teşbihte de hatta. Sizi bize parasıyla mı verdiler ki? Oooo, garson kardeş müşteriyle hararetli bir tartışmaya giriverdi. Tamam hararetli demeyelim abicim, tartışma demeyelim, yassak. Kendini kaptırıp gittiği bir diyaloga girdi şimdi. Trafik rahatlayınca o da biraz rahatladı sanki. Tek tük turiz gelince, “avlamak” da kolay olur bittabii. Şöyle daha global bir vizyonla düşünürseniz, istavritin çapariye onlu takılabileni daha makbuldür halbuki. Emperyal vizyonla Ortadoğu liderliği. Boşveeer, ellerin üşümeye, zihnin üşenmeye başladı şimdi. Sesler ne güzel, uyumlu olanları, aklı uyaranları bulmak ne harika, müziği ararken, kalem elimden düştü sonunda. Apo ne yapmaya çalışıyor aslında ey yan masa? Neyin çözüm süreciymiş bu, garsondan öğrenebildiniz mi? Siya siya ne düşünüyor acaba bu hususta? Tüfekler siyasiya. Bazı milletler doğuştan uzun (üstün değil ha, uzun, çok uzun hatta). Yaşasın Hollanda, kahrolsun Afrika! Üç tane bira. Yaşamış zaten adamlar yaşayacağını, kahrolmuş tüm dünya. Hariç değil Afrika. Nargile ne kadar burada? Hoşaf lira, istiyor musunuz, yok sağol, bayağı bağalı. Bazı milletler doğuştan ucuz. Kaplumbağalı. Sulaklık ve kuraklık durumu, en az andavallık kadar belirleyici galiba. Bakın, hangi milletten olursak olalım, annesinin, babasının elinden tutan tatlı/sevimli çocuklarız hepimiz sonuçta. Ve bir çocuk garson, garçon, tiril tiril bir gömlekle sadece, garibim soğukta üşütmese keşke. Nereden götürdün, nasıl götürdün sen o turisti abe? Nerede yaptırdın o saçını? Bayramlık, bayramlık diye de tespih satılır mı? Tespihte hata olmaz, otuz üç tane olacak hacı. Öbür garson destek çıktı, satıldı. Ama bak siyasiya nasıl da kızdı? Hiç bira içenle içmeyen bir olur mu? Bayramınız mübarek olsun, 33 kere, hesap 33 tele. İki lirayı bahşiş bırak ve yine ezan, yuh be! Doytçland dedi, kesti yolunuzu garson efendi. Maksat milliyeti tutturabilmekti. Etnik kökenci biri. Teşbihte ve tesbitte hata. Ne burun kıvırıyorsunuz lan, üst katımız da var. Orhan çalar gerçi. Ama icabında Simon and Garfunkel, en iyi slowlar var burada. Hep işerken yakaladın gerçeği. Onekaka Onekaka, Bunemanzara Bunemanzara abi. Ay de yarim ay. Ay da, yarım ay. Yunanca, Rumence, Rusça, her dilde karşılama var burada. İşte masaya doğru geldi, notlarıma bir dikiz attı siyasiya şimdi. Kürtçe yassah. Hah sıra sana geldi. Ama belki de siyasiya değil ki. Haddinden fazla şımarık bir bakışı var sanki. Sırnaşık, laubali. Meslek gereği. Sağa sola sarkmayı bilmeli. Köprüden aşağı, istavrit gibi. Ona buna sırnaşmayı, yanaşmayı, şirin görünmeyi. İçinden ve arkadan küfür her zaman serbest bittabii. Hem sırnaşık mı, şımarık mı, samimi mi, ne belli? Bir sağa, bir sola gidip geliyor sürekli... Çok oynak kavramlar, vurgular, tonlamalar. Araplara Cola servisi yap haci, diğer 72 millete (ne o, buçuğu Araplara mı verdin şimdi) bira, şarap ve rakı. Hadi! Kazık büyük olmalı, kalamar küçük, karides margarinli. Biberi iyice basarsan, tereyağı zannedilir belki. Margarin yiyeceğine plastik ye demişler. O halde midye dolma yiyeceğine pil yala daha iyi. Garanti. Dükkan dönecek, yoldan çevirebildiğiniz müşteri kadar. İnsan ölecek, yolunu ve şehrini bitirebildiğiniz kadar. Ekinler dize kadar abi, müşteri başına komisyon ya da prim de mi var acaba? Yok, yok, gündeliktir olsa olsa. Köpekler siya siya. Tirildedi bir istavrit yine, bir oltanın ucunda ölüme kavuştu işte. Ah o ışıl ışıl gözler, köprüde verilen o çinekoplu fotoğraflar, o taze gülümsemeler? Epey küçük ama olsun yine de. Sarıkanat da gelir bir gün. Kısmet. Hani o verdiğin sözler? Lüfer de. Nişan da olur bir gün. Kofana da. Müebbet muhabbet, evlilik cehennemdir abi. Olsun, gülüş önemli. Minicik bir gümüş. Cheeeese. Kocaman bir torik. Samimi ve insani. Balık geliyor mu abi? İstavrit tabii, yanında da haydari...

*
Bak aktı bilinç yine şimdi. Ak aktı. Apak oldu. Ertesi gün oldu, bilinç yine köprüaltına koştu. Sırf altına koşacak değil ya. Bir ertesi gün hapı var galiba kafamızın içinde. O koştu. Şu vapurdaki çiftleri yatakta çıplak ve sevişirken düşünmenin dayanılmaz cazibesi akla geldi. Hangi pozisyon, nasıl bir ilişki, ne şekilde kıvrılıyor bedenler, nasıl değişiyor yüz ifadeleri? Şu bastıbacak adamla şu aşırı boyalı kadın, ne yaparsınız, nasıl yaparsınız, hiç merak edilmez mi? Leyla Erbil’den miras bir merak belki. Erbil’den önce de vardı belki. Montaigne’in Denemeler’inde bile denk geldindi. Vanki de vanki. Pompa da pompa. Arketiplerin nereye gittiği, ne kadar gittiği belli değil ki haci. Neyse vapurda ısındı bu merak ama köprüde geçiverdi. Köprünün hali mi? Koskoca iki gün geçti, siya siya hâlâ başı önünde telefonda vallahi. İki gün geçti, bambaşka gündemlerimiz var şimdi. Hoşgeldiniz, söylemiş miydiniz bir şey? İki gün öncesine göre biraz daha samimi. Evet, az önce söyledim, dinleyin şu şehrin sesini, vapur düdüğünü, polis sirenini, devam et, devam et diye terslediğiniz mendilciyi. Devam et, devam et diye hönküren polisi de unutmayın tabii, yol açmaya çalışıyor belli. İlerleyip gitmiyor ki bir türlü. Metal yığınları. Hiçbir şey ilerlemiyor. Sesi alıp yutmak için. İstavrit gibi. Mp3çaları susturmalı ve Claudia Quintet’i bir başka bahara bırakmalı en iyisi. Hep bayram sapları var bu akşam masalarda. Bayram sofraları. Hep Araplar var Balık Noktası’nda. Arap Baharı Noktası. İçki günah, Coca-Cola ile siya siya. Esaslı bir kamera(man) karşıda, belli ki tiripodu ve hatta asistanıyla tam bir usta. Bütün dünya aksolotl ona. Serbest. İstanbul işte böyle yağmurlu, puslu havalarda çok daha fotojenik, çok daha harika. Cmon this way. Halo, hey, ıslık, fiyuuuuuv. Uzuuun bir kafilenin gençten elemanlarının birbiriyle iletişim biçimleri. Amman diyim, kimse kaybetmesin birbirini. Şemsiye taşısanıza Japonlar gibi. Etnik kökenler ayrı, dil Almanca, hep aynı. Siya siya sanki biraz usandı, sanki biraz uslandı. Kurban olduğumun bir yavru çinekopu misinanın ucunda hoop yukarı kalktı. 23 cm. Kural yine saptı, sapıttı. 33 lira, hesap kuralı ve pusulası hep aynı. Balıklar farklı, para Almanca, hep aynı. İki lira bahşiş. Bizim bir istavrit vardı. Lüferler de sergi ve gösteriye dahil olmuş bugün. Paul Bley’den Solo in Mondsee günü bugün. Yarı avantgarde yarı lirik bugün. Yarı istavrit yarı çinekop. Karıştırmayın ve biranın suyunu yazı yazdığınız kağıda sakın ola damlattırmayın abi. Sergideki balıkları tartıştı siya siya şef garsonla ve yorgun düşünce tartışmadan çayını alıp geldi tabii. Tıpkı şef gibi. Ah yan masadaki kardeşim, bu defa çok gariban, her defasında pek düşünceli. Pardon, tam anladığım bir konu olduğu söylenemez ama çocuk çalıştırmak yassah değil mi? Bir tripotlu daha, bu dijital çağda, herkes şipşak şakşuk yaparken elindeki, avcundaki akıllı mobillerle, elindekini avucundakini böyle tripotlu bir şahikaya vermek akıl kârı mı yani? Saf akla bile girmiş bu kâr mefhumu demek ki. İstavritler nasıl da çıtır çıtır, soğanı ve rokasıyla nasıl da bir keyif. Kantvari eleştiri. Arada fabl da yemeli. Cenab-ı Allah ne arıyor arka masada peki? Garsonlar arası el şakası Allah’ın emri de, kulağa barnak sokmak nedir be abi? Ufak tefek gördünüz de gariban mı sandınız lan? Aha, memleketten, ana ocağından bir telefon siya siyaya. Dayıyla bayramlaşma, yengeyle hal hatır sormaca. Burası yağmurlu ama orada havalar iyidir ha. Demek Karadeniz ya da Anadolu’nun içleri değil de, Ege yahut Akdeniz, hah buldum, memleket Adana. Bir acılık var birada, bir yapaylık. Birtakım hileler ve hurdalar hep buralarda. Nereden kıssan hep kârdır, uy da! En az on beş dakkadır konuşuyordur bizim gariban telefonda. Buyrun yan masadan gönderdiler bunu da size, sigara dumanı tabii ki. Happy hours’u açıklayıp İngilizce patlatınca ve turiz abiden iltifat toplayınca, nasıl da hava bastın ama sağa sola. Belli, sen de ustasın ama asıl bu iş için oraya kondurulmuş siya siya hep telefonuna bakmakta. Bütün bir dünya ucunda, Topkapı Sarayı da tam arkasında. Ne güzeldir kimbilir tüm gün oturmak o demir parmaklıklarda. Misinalar arkanda, kafa bir dünya. İki ellilik bir litreye doğru gidiyor sidik torbanda. Arap güzelliği diye bir şey var mı peki; gözleri sürmeli Arap güzeli belki. Arap güzü. Esmerden türedi. Siya siya beş kişilik yeni bir masa. Kitle biraz değişti şimdi galiba. Bahar çabuk bitti. Yağmur dindi ama hava soğudu şimdi. Ooo, bu orta yaşlı İtalyan kalabalığı çok tatlı değil mi be abi? İspanyol belki de; her halükarda İstanbul’a ve insanlığa köprüaltından bakmayı bilmeli. Hesap, Ne vardı, 4 bira 1 patates, 37 lira, Dört kere Sekiz Otuz İki, patates Beş demek. O-la-la İtalyan kafile geri geldi buraya. Bir yer beğenemediniz gitti, münasebetsizler sizi. Topalmış bir de demek arkadaki otuz yedi lira bayılan abi. İşeyecek, geçecek şimdi, dört bira bir defada işenemez ki. Bakın siz şu işe, varlıklı İtalyan kafile de, tıpkı biz gariban Türkler ve Coca-Cola Araplar gibi fish point’i, balık noktasını seçti. Set point. Restoran tarafı tabii ki. Happy hours lan size de. Üst kattaki müzik Ferdi’den Laşatemikantareye evrilecek ne var ki. Ezik müzik. Mutfak nasıl işlek ve pistir şu anda kimbilir, hiç düşünmemeli, dert etmemeli en iyisi. Bir patates ne kadar pis kızartılabilir ki? Remzi abi, masa üçe üç tane balık istedi bizim velet şimdi. İyi ama ne balığı. Masa dördün çişi geldi. İyi ama ne çişi. Haaa, balık ekmek salata beş liralardan ve bira çişlerinden geldi, bunu bilmeyecek ne var ki. Norveç’in uskumru leşleri. Ama olan biten hiçbir şey siya siyanın umurunda değil ki. Metin Diyadin istifa etti. Şu Uzakdoğulu dört gençten birinin bacakları ne kadar ince, öyle değil mi? Çift geçti, türbanlı biri, başı açık diğeri, hoop İngiliz çift bir daha geçti. Happy hours meraklıları sizi. Balık, balık dedikleri garibanın beş liralık balık ekmeği. Onu da mı size yedirmeli? Öyle ya, İstanbul’u hep ayped’le çekmeli. Ben bunu nasıl düşünemedimdi. Bu garsonlar bu favorileri aynı berbere yaptırmış olabilirler mi? Sivri biber gibi. Böylesine çoook geniş Uzakdoğulu bir kafileye de el şakalı, bol laf atmalı bir karşılama yakışırdı doğrusu. İşte konukseverlik, işte parayataparlık dersi. Onca şakaya, şaklabanlığa rağmen köprünün arkasına sızdılar, namussuzlar. Arkalarından küfür geldi. Siya siya cool çocuk böyle şeylere aldırmaz tabii ki. Türbanlı kızla deri pantolonlu şuh kız neden kol kola girip gezerler abi? Foucault’nun 68’de dediği gibi; neden olmasın ki? Oltaya şemsiyeyle saldıralım, sardıralım şimdi. 69 belki. El şakasında yeni bir aşama, çevir misinayı aşağıya. Bir 70’lik bize. Bir gülümseme yüzlerde, hatta kahkaha neredeyse. Bütün Türkler hep birlikte. Diple birayı sonunda, 32 lira artı 1 lira bahşişle, 33’e tamamla ve git işe... Köprü üstünde kafile, otobüsten inmiş, (zorla) indirilmiş, fotoğraf çekiyorlar yine. Gece. Ve Tünel’de, liseli kafile, birlikte olanlar ve ayrı gayrı takılanlar, o bacaklarla, o saçlarla, o göbekle senin işin çok zor kızım günleri. Gülücükler tüm şapşallıklara. Sonra, zamanla toparlar. İstiklal’de had safhada Arabik bir gece yine. Mübarek Passolini. Ve bir teşkilat tespiti: Sizin kurulumunuz hatalı be abi. Yeniden yüklemeli. Size de yandan yandeks yüklemeli. Tarkovski. Andanteyandante. Ve şimdi de huzurlarınızda Solo in Mondsee. Sürekli ilerleyen defilesi ve hep kenarda oturanları bir arada, cadde hepten kopmuş bu akşam valla. Gidiyoruz gündüz gece mikrofonu orada, Perulu panflüt mikrofonu burada, sokak müziği sağda solda, siya siya köprüaltında kaldı ama. Olsun, Norveç Han diye bir apartman var Yüksek Kaldırım’da. Mondsee. Neresi han la? Heinlein. Ne çok obez var şu dünyada; ne çok aç insan dolayısıyla...

Malum, vapurunkıçında da manzara bir harika; köpükler izmiş, Gezi direnişimiz. Bu gaz bir harika dostum. Kepenklerde izlerimiz, Gezi yine direnişimiz. Uçaklar birer böcek gibi dolaşıyorlar valla, eziyetimiz.

Okumanın bunca keyfi varken, yazmanın onca acısı niye çekilir peki? İleride okununca keyif alınabilsin diye herhalde, iz bırakmak için asıl bir de... Gemilerle, gezilerle, istavritlerle…




Yorumlar