Köprüaltında hep bilinç akar denize, durduramazsın.
İstavritin gelişi gibi. Ve tabii ki buz gibi bir bira desteği. Selpak var, tespih
var, amor var ama bu kadar da olmaz ki be abi. Onar onar geliyor hepsi. Teşbih
var mı teşbih? Kum gibi turist var mesela. Yerli var, kuzeyli var, Arabistanlı
var, uzaylı var, insan yok, zamanla olur belki o da. Birer birer. Siya
siyabendin santurundan çıkmış, köprüaltına konmuş afili bir garson var ama.
Placebo konserinde görünmüşlüğü var, lakin siyasiyaya göre hafiften kilosu,
masumluğunu yitirmiş tüccar bakışları ve sahte gülüşleri de var. Hep şüphe var
be abi, hep endişe. Köprüaltı burası, turiste kazık var her şeyden önce.
Kulakta trio var, Alan Genişbant, şırıl şırıl akan sular, bas, davul ve piyano
var; şu dünyada hep olur olmaz şeyler var. Oluru nedir sahi huzurlu bir
yaşamın? Hüzünlü ama onurlu bir yaşamın? Saadeti satın alamazsın çocuğum; olur
olmaz obur bir yaşamın? Gitmedin mi hiç hayatında oralara? Kıyılara, köşelere,
altlara, diplere, en diplere. Bak, kızdı yeni garson sanki, ben anlamam,
versinler 80 lira, o kadar! Seks on the beach. Bana baaak, ben kimim, bilmezler
mi? Not beach, but bridge. Ucu fosforlu oltalar, yeşil, turuncu, alev
kırmızısı… hepsi sarkıyor yukarıdan aşağıya. Yürüyenler var, tın mın, tını mını
hanım formunda. Mihrace geçti sanki. Masaları yan kesti. Hint masallarını dik.
Bardağı da dibine kadar. Afrikalı siyahi bir kardeşimiz cüzdan satmaya
çalışıyor avuçlarının ucunda, olacak o kadar. Siya siya siya. Avuç değil parmak
ya. Bayburt mu, Sivas mı diye soruyor hepten yükselmeye başlamış, pilotluğa
hazırlanan dört kişilik sarhoş sofrasından birileri sonra. Memleket nire? Havuç
değil hıyar koyacaksın yoğurdun içine. Yoğun kıvamlı olacak. Kıbrıs’ta daha
sormadan söylerdi siyahi garson, Urfalıyım ben diye. Ezeceksin bir iyice.
Ezelden haydari. Memleket çok önemli; gülmek için, eğlenmek için söyletmeli
muhakkak zenci kardeşimize memleketini. Zenci, siyahi, siya siya ırkçılık uzak
dursun bizden beya. Siyah, beyaz, siya, beya. Bak işte, bir arka masadaki,
afyonunda Arabistan’la tartışmakta. Özelden. Dünyanın bütün güzel afyonlarıyla.
Bira iyi ama nargile de pahalı geldi ha. Tabii Arapça. Unutmayın, margarin çok
zararlıdır, ucuzdur ve en favori yağdır bu tür mekanlarda. İşemek için hoooop
üst kata. Karides güveç olsa da, ha margarin yemişsin ha plastik sonuçta.
Üşümek için erken daha. Siya siya kaç dil biliyor acaba? Şiir bedava. Ölmek
için erken. En başta Cem Karacaca. Hatçe, Ümmü, Gülizar, kürekler hep siya
siya. Kaç dilde hoş geldiniz diye toparlayıp meseleyi ve müşteriyi, kaç dilde
balık ve masa pazarlamayı kıvırabiliyor bu kıraçalar arasında? Ah, kırçıl
dünya. Siyahla beyaz arası. Kaç dilde kazık çakacağız bu dünyaya? Sahi, Babylon
çökmedi mi hâlâ? Şehir heeeep yeniden inşada. Galata port iptal, Topçu Kışlası
nanay, şantiyeistanbul berdevam ama. Ortalık milk port. Siyasiya var bu akşam
Babylon kanalında, peki sen ne arıyorsun garson garçon burada. Çocuk işte. Bu
gidişle vapurla bozacak silueti valla. Ve bir başka afroamerikalı ve bir başka
siyahi (amman diyim hakaret olmasın abi, zenci dememeli. bu tür meselelerin en
has ve hassas fransızı jean genet sormamış mıydı; “nedir sahi siyahın rengi?”)
saatleriyle geldi bittabii. Tiktaktiktak makinalaşamamak. Ve aynı soru bizim
tarıma dayalı, anason bazlı masanın göbücüğünde; memleket nere? Pensilvanya.
Ekranları bir hayli geniş saatler var burada. Akrepler, böcekler var. Tüm
masalardan kulak kabartmalar, dinlemeler falan. Renkleri bir hayli cafcaflı
saatlerin, camları kalın, içleri bir hayli civcivli. Bir haftada arıza veren
“su geçirmez” saatler. Vakit geçmez, su geçer abi. Vakit geçer, su geçmez.
Water Resist İstanbulum, sen yeter ki #diren. At Boğaz’a ispatla istersen. At
kendini denize. Dünya güzel. Daha içelim, hey hey. Her şey, hey şer, her yer
eğlence sonuçta. Amaaaan, vapurlar yanaşıyor burnuma. Kulaklık ve mikrofon (ve
paran) olduktan sonra dilediğince konuşabilirsin Arabistan’la burada.
Önce Eminönü ve Galata Köprüsü ama asıl sonra İstiklal
Caddesi; İstanbul'a Arabistan yağmış sanki abi. Kurban olduğumun kurbanı değil
mi, Türkler Fas’a, Suudiler İstanbul’a. Vize yok, hayat var. Ne Türkçe bir dil
şu Arapça. Hadi hediye et şu saati bana. Önce bir bak. Zenciler (siyah! beyaz!
ölüm! yaşam!) neden cüzdan ve saat satar İstanbul’da? Çok büyük bir boşluk mu
varmış bu konuda? Çok ciddi bir olumsallık? Bir siyasiya selamı Nijeryalı
arkadaşıma. Felsefi belki. Karadenizle white sea buluşuyor burada. Senegal? Her
yer milk port. Ama sen yine de white widow’dan uzak dur adamım. Amsterdam? İki yumruk
uç uca, çaaak. Garson baktı iki ters bir düz, bu adam ne yazar acaba? Ve başka
bir satıcı, çiçek taçları kafasında, tam alnının çatında, vapurların hizasında.
Çiçek gibi bir hayat, çiçek gibi bir bira. İyi bayramlar hepinize, kendinize çok
iyi bakın ve fırsat buldukça horon tepin da! İşeyeceksiniz üst katta bir daha
nasılsa. Üşüyeceksiniz açık havada. Abbas da geldi, bakın gelmez dediniz ama
bir daha geldi. Godot’nun külkedisi. Ben size demiştim değil mi? Çiçek Abbas
gibi. Teşbih gibi teşbih. Taze badem falan ister misiniz, afedersiniz siz burayı
dört başı mamur bir rakı masası mı zannettiniz? Satıcılarda kıtlık var sanki.
Ve ikinci kez geçen genç İtalyan çifti. Belli ki seçeneklerin bolluğunda bir
türlü karar veremedi biri. Ne olacak şimdi? Hangisi? Erkek olanın boyu çok uzun
değil mi? Bakın biz böyle buzlu badem, acı badem falan derken iri bir istavrit
geldi. Mevsimi uygunsa ızgaraya da gelir istavrit irisi. Ve bir motor irisi,
Boğaz turuuuu, Boğaz turuuuu iskelesine yanaşmakta şimdi. Öylesi Haliç’i geçmekten
daha iyi belki. Usulca yanaşıverdi. Öpüvermiştim ya seni hani, bir geminin
iskeleye usulca yanaşması gibi. Aha teşbihte hata. Aralara imge ve metafor
gerekli. Her şey iyi de eyyyyy turiz amca, turist ömerin yandan yemişi, o
fesimsi şey de neyin nesi, bu kaçıncı andavallığı ömrün, bu neyin oryantalizmi?
Felsefemsi belki. Hadi siya siya, işin yoksa balıkları tek tek tarif et şimdi. Ayıkla
balığın kılçığını. Şu tekir, bu palamut ama eğer zokayı tam yutmak istiyorsan
lagosa gel hele, fiyatlar, lezzetler, istakozlar gırla. İngilizce nasıl denir
lagos acaba? Gırgırla avladı bunları reyizler, ye sen de şamatayla. Almanca? O
ne güzel bir fotoğraf makinesi, dünyanın bütün milletleri Japon oldu şimdi, o
yüzden de al capon, al capon, al capon sonunda. Makarayla, sarakayla, gırgırla
geldi her şey, köprüde poz verdi bir güzel. Ve kadınların o akıl çelici topuk
sesleri yok mu? Nasıl da avlar bir istavriti. Trolle. Tak tak tak, taka tuka
haanım. Tın mın, tınımını haanımdan daha mı güzel ne? Ne güzel insanlar var, ne
güzel dünyalar şu köprüde. Pitipiti balığı yenmez, ısırır geçer, sen en iyisi çıtır
çıtır istavritini ye arkadaşım. Haydaaa, nasıl da yumurtladı bir anda arka masa
şu bizim garsona, Tayyip’e oy verirseniz böyle olur işte diye. Ben vermedim valla.
İşte eko da yaptı diğer masalarda. Ben vermedim, ben vermedim, ben vermedim,
ben vermedim… Ve ilk diyalog girişimi bizim masada ve yüksek sesle ve tüm köprü
boyunca: KİM VERDİ BUNU LA? Kırmızı suratlı ihtiyar turizler sizi, bilir
misiniz, kim verdi? İstavritler. Refah ve gönenç var emekliliğinizde, kim
verdi? İri iri istavritler. Sömürüp bitirdiniz bütün kaynakları, dolaşırsınız
şimdi dünyayı, söylesenize ulan, kim verdi? Kıraçalar. Kim verdi ki bize sizi? Çok
düşünme, kalbin sancı çekmesin, teklemesin kâfi. Akşam sekiz olunca, köprü
geçişlerinde bir seyrelme, zihinlerde bir duraksama yaşanıyor demek ki.
Mevsimine göre, havasına göre tabii ki. Türkiye gibi, kimverdiye gitti.
Teşbihte de hatta. Sizi bize parasıyla mı verdiler ki? Oooo, garson kardeş
müşteriyle hararetli bir tartışmaya giriverdi. Tamam hararetli demeyelim
abicim, tartışma demeyelim, yassak. Kendini kaptırıp gittiği bir diyaloga girdi
şimdi. Trafik rahatlayınca o da biraz rahatladı sanki. Tek tük turiz gelince,
“avlamak” da kolay olur bittabii. Şöyle daha global bir vizyonla düşünürseniz,
istavritin çapariye onlu takılabileni daha makbuldür halbuki. Emperyal vizyonla
Ortadoğu liderliği. Boşveeer, ellerin üşümeye, zihnin üşenmeye başladı şimdi.
Sesler ne güzel, uyumlu olanları, aklı uyaranları bulmak ne harika, müziği
ararken, kalem elimden düştü sonunda. Apo ne yapmaya çalışıyor aslında ey yan
masa? Neyin çözüm süreciymiş bu, garsondan öğrenebildiniz mi? Siya siya ne
düşünüyor acaba bu hususta? Tüfekler siyasiya. Bazı milletler doğuştan uzun
(üstün değil ha, uzun, çok uzun hatta). Yaşasın Hollanda, kahrolsun Afrika! Üç
tane bira. Yaşamış zaten adamlar yaşayacağını, kahrolmuş tüm dünya. Hariç değil
Afrika. Nargile ne kadar burada? Hoşaf lira, istiyor musunuz, yok sağol, bayağı
bağalı. Bazı milletler doğuştan ucuz. Kaplumbağalı. Sulaklık ve kuraklık
durumu, en az andavallık kadar belirleyici galiba. Bakın, hangi milletten
olursak olalım, annesinin, babasının elinden tutan tatlı/sevimli çocuklarız
hepimiz sonuçta. Ve bir çocuk garson, garçon, tiril tiril bir gömlekle sadece,
garibim soğukta üşütmese keşke. Nereden götürdün, nasıl götürdün sen o turisti
abe? Nerede yaptırdın o saçını? Bayramlık, bayramlık diye de tespih satılır mı?
Tespihte hata olmaz, otuz üç tane olacak hacı. Öbür garson destek çıktı, satıldı.
Ama bak siyasiya nasıl da kızdı? Hiç bira içenle içmeyen bir olur mu?
Bayramınız mübarek olsun, 33 kere, hesap 33 tele. İki lirayı bahşiş bırak ve
yine ezan, yuh be! Doytçland dedi, kesti yolunuzu garson efendi. Maksat
milliyeti tutturabilmekti. Etnik kökenci biri. Teşbihte ve tesbitte hata. Ne
burun kıvırıyorsunuz lan, üst katımız da var. Orhan çalar gerçi. Ama icabında
Simon and Garfunkel, en iyi slowlar var burada. Hep işerken yakaladın gerçeği.
Onekaka Onekaka, Bunemanzara Bunemanzara abi. Ay de yarim ay. Ay da, yarım ay.
Yunanca, Rumence, Rusça, her dilde karşılama var burada. İşte masaya doğru
geldi, notlarıma bir dikiz attı siyasiya şimdi. Kürtçe yassah. Hah sıra sana
geldi. Ama belki de siyasiya değil ki. Haddinden fazla şımarık bir bakışı var
sanki. Sırnaşık, laubali. Meslek gereği. Sağa sola sarkmayı bilmeli. Köprüden
aşağı, istavrit gibi. Ona buna sırnaşmayı, yanaşmayı, şirin görünmeyi. İçinden ve
arkadan küfür her zaman serbest bittabii. Hem sırnaşık mı, şımarık mı, samimi
mi, ne belli? Bir sağa, bir sola gidip geliyor sürekli... Çok oynak kavramlar,
vurgular, tonlamalar. Araplara Cola servisi yap haci, diğer 72 millete (ne o,
buçuğu Araplara mı verdin şimdi) bira, şarap ve rakı. Hadi! Kazık büyük olmalı,
kalamar küçük, karides margarinli. Biberi iyice basarsan, tereyağı zannedilir belki.
Margarin yiyeceğine plastik ye demişler. O halde midye dolma yiyeceğine pil
yala daha iyi. Garanti. Dükkan dönecek, yoldan çevirebildiğiniz müşteri kadar.
İnsan ölecek, yolunu ve şehrini bitirebildiğiniz kadar. Ekinler dize kadar abi,
müşteri başına komisyon ya da prim de mi var acaba? Yok, yok, gündeliktir olsa
olsa. Köpekler siya siya. Tirildedi bir istavrit yine, bir oltanın ucunda ölüme
kavuştu işte. Ah o ışıl ışıl gözler, köprüde verilen o çinekoplu fotoğraflar, o
taze gülümsemeler? Epey küçük ama olsun yine de. Sarıkanat da gelir bir gün.
Kısmet. Hani o verdiğin sözler? Lüfer de. Nişan da olur bir gün. Kofana da. Müebbet
muhabbet, evlilik cehennemdir abi. Olsun, gülüş önemli. Minicik bir gümüş.
Cheeeese. Kocaman bir torik. Samimi ve insani. Balık geliyor mu abi? İstavrit
tabii, yanında da haydari...
*
Bak aktı bilinç yine şimdi. Ak aktı. Apak oldu. Ertesi gün
oldu, bilinç yine köprüaltına koştu. Sırf altına koşacak değil ya. Bir ertesi
gün hapı var galiba kafamızın içinde. O koştu. Şu vapurdaki çiftleri yatakta
çıplak ve sevişirken düşünmenin dayanılmaz cazibesi akla geldi. Hangi pozisyon,
nasıl bir ilişki, ne şekilde kıvrılıyor bedenler, nasıl değişiyor yüz ifadeleri?
Şu bastıbacak adamla şu aşırı boyalı kadın, ne yaparsınız, nasıl yaparsınız,
hiç merak edilmez mi? Leyla Erbil’den miras bir merak belki. Erbil’den önce de
vardı belki. Montaigne’in Denemeler’inde bile denk geldindi. Vanki de vanki.
Pompa da pompa. Arketiplerin nereye gittiği, ne kadar gittiği belli değil ki
haci. Neyse vapurda ısındı bu merak ama köprüde geçiverdi. Köprünün hali mi?
Koskoca iki gün geçti, siya siya hâlâ başı önünde telefonda vallahi. İki gün
geçti, bambaşka gündemlerimiz var şimdi. Hoşgeldiniz, söylemiş miydiniz bir
şey? İki gün öncesine göre biraz daha samimi. Evet, az önce söyledim, dinleyin
şu şehrin sesini, vapur düdüğünü, polis sirenini, devam et, devam et diye
terslediğiniz mendilciyi. Devam et, devam et diye hönküren polisi de unutmayın
tabii, yol açmaya çalışıyor belli. İlerleyip gitmiyor ki bir türlü. Metal
yığınları. Hiçbir şey ilerlemiyor. Sesi alıp yutmak için. İstavrit gibi.
Mp3çaları susturmalı ve Claudia Quintet’i bir başka bahara bırakmalı en iyisi.
Hep bayram sapları var bu akşam masalarda. Bayram sofraları. Hep Araplar var Balık
Noktası’nda. Arap Baharı Noktası. İçki günah, Coca-Cola ile siya siya. Esaslı
bir kamera(man) karşıda, belli ki tiripodu ve hatta asistanıyla tam bir usta. Bütün
dünya aksolotl ona. Serbest. İstanbul işte böyle yağmurlu, puslu havalarda çok
daha fotojenik, çok daha harika. Cmon this way. Halo, hey, ıslık, fiyuuuuuv.
Uzuuun bir kafilenin gençten elemanlarının birbiriyle iletişim biçimleri. Amman
diyim, kimse kaybetmesin birbirini. Şemsiye taşısanıza Japonlar gibi. Etnik
kökenler ayrı, dil Almanca, hep aynı. Siya siya sanki biraz usandı, sanki biraz
uslandı. Kurban olduğumun bir yavru çinekopu misinanın ucunda hoop yukarı
kalktı. 23 cm. Kural yine saptı, sapıttı. 33 lira, hesap kuralı ve pusulası hep
aynı. Balıklar farklı, para Almanca, hep aynı. İki lira bahşiş. Bizim bir
istavrit vardı. Lüferler de sergi ve gösteriye dahil olmuş bugün. Paul Bley’den
Solo in Mondsee günü bugün. Yarı avantgarde yarı lirik bugün. Yarı istavrit
yarı çinekop. Karıştırmayın ve biranın suyunu yazı yazdığınız kağıda sakın ola damlattırmayın
abi. Sergideki balıkları tartıştı siya siya şef garsonla ve yorgun düşünce
tartışmadan çayını alıp geldi tabii. Tıpkı şef gibi. Ah yan masadaki kardeşim, bu
defa çok gariban, her defasında pek düşünceli. Pardon, tam anladığım bir konu
olduğu söylenemez ama çocuk çalıştırmak yassah değil mi? Bir tripotlu daha, bu
dijital çağda, herkes şipşak şakşuk yaparken elindeki, avcundaki akıllı
mobillerle, elindekini avucundakini böyle tripotlu bir şahikaya vermek akıl
kârı mı yani? Saf akla bile girmiş bu kâr mefhumu demek ki. İstavritler nasıl
da çıtır çıtır, soğanı ve rokasıyla nasıl da bir keyif. Kantvari eleştiri.
Arada fabl da yemeli. Cenab-ı Allah ne arıyor arka masada peki? Garsonlar arası
el şakası Allah’ın emri de, kulağa barnak sokmak nedir be abi? Ufak tefek
gördünüz de gariban mı sandınız lan? Aha, memleketten, ana ocağından bir
telefon siya siyaya. Dayıyla bayramlaşma, yengeyle hal hatır sormaca. Burası
yağmurlu ama orada havalar iyidir ha. Demek Karadeniz ya da Anadolu’nun içleri
değil de, Ege yahut Akdeniz, hah buldum, memleket Adana. Bir acılık var birada,
bir yapaylık. Birtakım hileler ve hurdalar hep buralarda. Nereden kıssan hep
kârdır, uy da! En az on beş dakkadır konuşuyordur bizim gariban telefonda.
Buyrun yan masadan gönderdiler bunu da size, sigara dumanı tabii ki. Happy
hours’u açıklayıp İngilizce patlatınca ve turiz abiden iltifat toplayınca,
nasıl da hava bastın ama sağa sola. Belli, sen de ustasın ama asıl bu iş için
oraya kondurulmuş siya siya hep telefonuna bakmakta. Bütün bir dünya ucunda,
Topkapı Sarayı da tam arkasında. Ne güzeldir kimbilir tüm gün oturmak o demir
parmaklıklarda. Misinalar arkanda, kafa bir dünya. İki ellilik bir litreye
doğru gidiyor sidik torbanda. Arap güzelliği diye bir şey var mı peki; gözleri sürmeli
Arap güzeli belki. Arap güzü. Esmerden türedi. Siya siya beş kişilik yeni bir
masa. Kitle biraz değişti şimdi galiba. Bahar çabuk bitti. Yağmur dindi ama
hava soğudu şimdi. Ooo, bu orta yaşlı İtalyan kalabalığı çok tatlı değil mi be
abi? İspanyol belki de; her halükarda İstanbul’a ve insanlığa köprüaltından
bakmayı bilmeli. Hesap, Ne vardı, 4 bira 1 patates, 37 lira, Dört kere Sekiz
Otuz İki, patates Beş demek. O-la-la İtalyan kafile geri geldi buraya. Bir yer
beğenemediniz gitti, münasebetsizler sizi. Topalmış bir de demek arkadaki otuz
yedi lira bayılan abi. İşeyecek, geçecek şimdi, dört bira bir defada işenemez
ki. Bakın siz şu işe, varlıklı İtalyan kafile de, tıpkı biz gariban Türkler ve
Coca-Cola Araplar gibi fish point’i, balık noktasını seçti. Set point. Restoran
tarafı tabii ki. Happy hours lan size de. Üst kattaki müzik Ferdi’den Laşatemikantareye
evrilecek ne var ki. Ezik müzik. Mutfak nasıl işlek ve pistir şu anda kimbilir,
hiç düşünmemeli, dert etmemeli en iyisi. Bir patates ne kadar pis kızartılabilir
ki? Remzi abi, masa üçe üç tane balık istedi bizim velet şimdi. İyi ama ne
balığı. Masa dördün çişi geldi. İyi ama ne çişi. Haaa, balık ekmek salata beş
liralardan ve bira çişlerinden geldi, bunu bilmeyecek ne var ki. Norveç’in
uskumru leşleri. Ama olan biten hiçbir şey siya siyanın umurunda değil ki.
Metin Diyadin istifa etti. Şu Uzakdoğulu dört gençten birinin bacakları ne
kadar ince, öyle değil mi? Çift geçti, türbanlı biri, başı açık diğeri, hoop
İngiliz çift bir daha geçti. Happy hours meraklıları sizi. Balık, balık
dedikleri garibanın beş liralık balık ekmeği. Onu da mı size yedirmeli? Öyle ya,
İstanbul’u hep ayped’le çekmeli. Ben bunu nasıl düşünemedimdi. Bu garsonlar bu
favorileri aynı berbere yaptırmış olabilirler mi? Sivri biber gibi. Böylesine çoook
geniş Uzakdoğulu bir kafileye de el şakalı, bol laf atmalı bir karşılama
yakışırdı doğrusu. İşte konukseverlik, işte parayataparlık dersi. Onca şakaya,
şaklabanlığa rağmen köprünün arkasına sızdılar, namussuzlar. Arkalarından küfür
geldi. Siya siya cool çocuk böyle şeylere aldırmaz tabii ki. Türbanlı kızla
deri pantolonlu şuh kız neden kol kola girip gezerler abi? Foucault’nun 68’de dediği
gibi; neden olmasın ki? Oltaya şemsiyeyle saldıralım, sardıralım şimdi. 69
belki. El şakasında yeni bir aşama, çevir misinayı aşağıya. Bir 70’lik bize. Bir
gülümseme yüzlerde, hatta kahkaha neredeyse. Bütün Türkler hep birlikte. Diple
birayı sonunda, 32 lira artı 1 lira bahşişle, 33’e tamamla ve git işe... Köprü
üstünde kafile, otobüsten inmiş, (zorla) indirilmiş, fotoğraf çekiyorlar yine.
Gece. Ve Tünel’de, liseli kafile, birlikte olanlar ve ayrı gayrı takılanlar, o
bacaklarla, o saçlarla, o göbekle senin işin çok zor kızım günleri. Gülücükler
tüm şapşallıklara. Sonra, zamanla toparlar. İstiklal’de had safhada Arabik bir
gece yine. Mübarek Passolini. Ve bir teşkilat tespiti: Sizin kurulumunuz hatalı
be abi. Yeniden yüklemeli. Size de yandan yandeks yüklemeli. Tarkovski. Andanteyandante.
Ve şimdi de huzurlarınızda Solo in Mondsee. Sürekli ilerleyen defilesi ve hep
kenarda oturanları bir arada, cadde hepten kopmuş bu akşam valla. Gidiyoruz
gündüz gece mikrofonu orada, Perulu panflüt mikrofonu burada, sokak müziği
sağda solda, siya siya köprüaltında kaldı ama. Olsun, Norveç Han diye bir apartman
var Yüksek Kaldırım’da. Mondsee. Neresi han la? Heinlein. Ne çok obez var şu
dünyada; ne çok aç insan dolayısıyla...
Malum, vapurunkıçında da manzara bir harika; köpükler izmiş,
Gezi direnişimiz. Bu gaz bir harika dostum. Kepenklerde izlerimiz, Gezi yine
direnişimiz. Uçaklar birer böcek gibi dolaşıyorlar valla, eziyetimiz.
Okumanın bunca keyfi varken, yazmanın onca acısı niye
çekilir peki? İleride okununca keyif alınabilsin diye herhalde, iz bırakmak
için asıl bir de... Gemilerle, gezilerle, istavritlerle…

Yorumlar
Yorum Gönder