Paradigma diyip durmayın
bana. “Paradigma değişti anam”... “Paradigma değişti yavrum” ... “Paradigma
shift cicim”... Bunları ve onlarcasını söyleye söyleye pişirmeyin ensemde boza.
Zaten, neresinden bakarsanız bakın, ensem de pek müsait değil gibi buna.
Hele hele, “Sen de
değiştir içinde devinip durduğun paradigmayı bakiyim” hiç demeyiniz. Lütfen
demeyiniz. İngiliz’se İngiliz, piliiz. Shift’iniz piliiz. Yapamıyorum ben o
dediğinizi, misal, basıyorum arzu ettiğiniz üzere shift TUŞUNA, KOCA KOCA
GÖRÜNÜNCE BÖYLE KARAKTERLER, hemen çekiyorum elimi bir kenara.
Sizin anlayacağınız, şift
mift, cırt pırt, hop top, ton ton değişemeyenlerdeniz biz.
Yine de uyanığız, o biçim duyarlıyız,
son derece hassasız, gözümüzü dört, kulağımızı iki bin dört yüz dört açmışız…
az gitmişiz, uz kaçmışız, bir de bakmışız… hep kendi dünyamızdayız…
İtiraf edelim hadi:
Hepimiz kendi dünyamızda yaşıyoruz aslında. Harbi diyorum ha!..
Çok tepkiliyiz kendi
dünyamızda olan bitenlere karşı. Pek aktifiz kendi dünyamızda – bitip
bitmemelerinden de bağımsız olarak – olanlara karşı. Hatta olmayanlara da
karşı; yeter ki kendi dünyamızda olmuyor olsun. Dedim ya, duyarlıyız, hassasız,
o biçim meraklıyız, dibine kadar dalmaktayız, ıcığını cıcığını çıkarmaktayız…
tekrar ve tekrar, yeter ki kendi dünyamızda olsun bitsin her şey…
“Bir de şöyle bir şey var”
diye dışarıdan bir şeyler göstermeye kalktıklarında ise, hadi uzatalım,
“dışarıdan bak”, “yeni bir pencere aç”, “ufkunu genişlet”, “dünyaya açıl
biraz”, perspektif, paralaks, paradigma, lap top diye yumurtlayıp durduklarında
ise, kuramıyorsak kendi dünyamızla bir bağlantı, yadırgıyoruz haliyle,
anlamazdan geliyoruz ya da gerçekten anlamıyoruz, anlayamıyoruz. Demek ki asıl
mesele, anlamanın bağlamında, kendi dünyamızda, onun genişliğinde veya
darlığında. Ha?
O halde... bırakın beni,
sürüneyim kendi dünyamda en iyisi böyle. Ses etmeyin. İhsan da, gölge de,
hiçbir şey istemem. Rahatsız etseniz bile, dışarıdan, başka bir boyuttan, başka
bir dünyadan edin, böylece – ve gerçekte – hiç rahatsız etmeyin.
Rahatım ben böyle. Ot
desem ot değil. At desem at değil. Kertenkele.
Rahatım böyle.
Tanıdıklarımla, bildiklerimle, alıştıklarımla birlikte. İşte bu ot, hışırdar
rüzgâr estikçe. İşte bu çekirge, zıplar yürüyeceğine. İşte bu çamur,
girilmemeli içine. İşte bu karınca, bir dil at, ye. Peki ya bu ne? Tüfek!
O da ne?
Tüfekmiş… Nereden
bilebilirmişiz… Nasıl bilebilirmişiz… Şeklini şemalini bildik, daha doğrusu
peygamber böceğine benzettik diyelim, sesini nereden bilecekmişiz?
Patlatın bir tane, bir
tane daha, patlatın yine, bakalım duyabilecek miymişiz?
Iııh!..
Kertenkeleyiz biz. Ezelden
Heidegger’ciyiz.
Öğretim üyesiyiz diyelim
dilerseniz, Almanya’nın en saygın üniversitelerden birinde.
Profesör, felsefe
kürsüsünde.
Uğraşıyoruz varlıkla,
dille, fenomenolojiyle.
Uğraşıyoruz fildişi
kulesinde.
Hadi isim de verelim,
Freiburg Üniversitesi’nde.
Hadi unvan da verelim,
rektör de yaptılar bizi güzelce.
Peki, iktidara kim geldi o
dönemde?
Tüfek!
O da ne?
Duyabiliyor musunuz
sesini? Hissedebiliyor musunuz, tüfekten çıkanın nereyi nasıl deldiğini? Yoksa
üniversitenizde, kürsünüzde, fildişi kulenizde, en bir üst düzey unvanınızla
birlikte, görmezden mi geliyorsunuz tüfeği? İşitmiyor musunuz?
Tüfekmiş… Hitlermiş…
Tüfekmiş… Goebbelsmiş… Tüfekmiş… Nereden bilebilirmişiz, nasıl
bilebilirmişiz?.. Tüfekmiş… Şeklini şemalini bildik, daha doğrusu Sezar’a
benzettik diyelim, icraatlarını nereden bilecekmişiz?..
Patlatın bir tane, bir
tane daha, patlatın yine, duyabilecek miymişiz?
Iııh!..
“Heiddeger’in, en ufak hışırtıya tepki verirken yanında patlayan
tüfeğin sesini, tüfek onun dünyasına ait olmadığı için, duymayan
‘kertenkelesine’ benzeme(ye başladık gidere)k”. (*)
Yanında tüfek patlayınca, hiçbir şey duymayan, kendi
dünyalarında yaşayan mahluklar…
Sadece kendi dünyasında yaşayanlar. Sadece kendi dünyaları
olanlar...
Kertenkele… Heidegger’in kertenkelesi…
En başta da, Heidegger’in ta kendisi!..
---
(*) Ergin Yıldızoğlu, “Yeni Rüzgârlar”, Cumhuriyet, 1 Haziran 2011


Yorumlar
Yorum Gönder