Filli durum, fiili durum, fiilli durum

Fena halde tepişiyorlar. Zevk meselesi değil sadece, işin içinde büyük menfaatler var. Kendi egemenlik bölgelerini korumak ve geliştirmek zorundalar. İçgüdüleri böyle, kâr güdüleri de öyle; sürdürülmeli egemenlik, paylaşılmalı toprak ve en büyük pay indirilmeli gövdeye…
Feci tepişiyorlar bunun için işte. Kabarmış iştahları; zangırdıyor her yer, sarsılıyor toprak, eziliyor çimenler.
Feci, feci… Zangırdatıyorlar her yeri – dünya nimetlerine, onlardan alınan hazza ve keyfe dayalı bir birliktelik değil mi bu – sarsılıyor gövdeleri!
Çok feci… Zangırdatıyorlar her yeri – menfaatlere, onların yer yer ayrılabilmesine dayalı bir birliktelik değil mi bu – sarsılıyor güvenleri!
Nimetler az buz değil ki; geleceğe de yatırım yapmalı, geleceği de öngörmeli: Objektif gerçek şu ki, Türkiye ve yeni Ortadoğu'nun demokrasi modeli, merkez sağ, merkez sol, liberalizm veya milliyetçilikten beslenerek oluşmayacak; kalıcı modeli, İslam'ın entelektüel kaynakları ile dindar kitlelerin katılımı geliştirecektir. (…) Bugünkü olaylara yakın, dar açılardan değil, 300 yıllık bir perspektiften bakmalıyız. Üçüncü şahısların, iç ve dış güçlerin körüklediği fitne ülkenin tamamına ve Ortadoğu'nun geleceğine dönüktür.” (*)
Menfaatler az buz değil ki; sarayı kaptırmamalı, sarayda en etkili yerleri tutabilmeli: “‘Saray içi iktidar savaşı’nda ‘belirleyici olan’ politik görüş farklıklarından çok, cephe kazanma ya da devlet içinde etkili yer tutma meselesidir. Politik görüşler aslında bu arayışa göre şekillenmektedir.” (**)
Nimetler ve menfaatler az buz değil ki, tuz buz olmasın diye hiçbiri, paylaşmayı da bilmeli: “Hepimize büyük sorumluluklar düşüyor. ‘Fitne katilden beterdir’. Kardeşçe, adaletle, paylaşarak ve fedakârlık yaparak yolumuza devam etmekten başka seçeneğimiz yok.” (***)
Evet, arada tepişiyorlar, sonra tepişmelerine ara veriyor, sigara yahut barış çubuğu tellendiriyor, dinleniyor filler. Bir yandan da sürekli istişare ve sohbet halindeler; paylaşalım bu toprakları, ideallerimiz aynı, yayılalım her yere, geleceğe ve bölgeye, hayat paylaştıkça ve yayıldıkça güzel…
Şart mı ki tepişmek – beraber yürüyorlar bu yollarda – çimenleri ezmeye, yürümek de yetiyor olsa gerek…
Tepişip duruyorlar, tepişiyorlar duruyorlar, tepişiyorlar yürüyorlar, tepişiyorlar paylaşıyorlar, tepişiyorlar koalisyon kuruyorlar, tepişiyorlar evleniyorlar, tepişiyorlar ayrılıyorlar… İmam nikâhı gelir önce, aşk sonra gelirse gelir, en nihayetinde bu bir “mantık evliliği”dir, sözleşmesi de özetle şöyledir: “Gerekirse aççık seççik tepişek, ancak kardeşçe paylaşarak, ecücük de fedakârlık yaparak 300 sene kadar haz alma fırsatı ver önümüzde, tepişek derken işte bu fırsatı tepmeyek…”
Neyse, uzatmayak! Bize ne ki? Fillerin tepişmesi esnasında bu denli açıklık ve hatta alet edevatın bu kadar ortada olması, çimenler açısından durumu ne derece değiştirebilir ki?..
Bize ne fillerin pozisyonlarından, karşılıklı pozisyon alıp durmalarından, bu (yaşadıklarımız) bir porno film mi ki? Fillerin cinsel yaşamı bizi neden bu denli ilgilendiriyor ki? Hem, söyler misiniz kuzum, nedir bu filmin süresi?
Kanımca en az romanları kadar denemeleri ve parodileriyle de değerli Umberto Eco hazretleri, değerlendirirken bir şekilde pornografiyi, ilgili filmlerde farklı pozisyonlarda gelişen birleşme sahnelerinin süresi düşünüldüğünde hiçbir izleyici bu sahnelerin tüm filmi kaplamasına dayanamayacağı için çekilen diğer planlara da değinip, bunların manasızlığı ve uzayıp gitmesi üzerinde duruyor ve şu özlü sonuca varıyor: “Boşa harcanan sahneler çok gereklidir. Bir sinemaya gidin. Eğer A noktasından B noktasına giden oyuncular sizin istediğinizin üzerinde zaman harcıyorlarsa, izlemekte olduğunuz film bir porno film demektir.” (****)
Gereksiz yere uzayıp giden, bitmek bilmeyen, zamanın boşa harcanıp durduğu bir kesit; birileri 300 sene mi demişti?
Uzamasın, uzatmayalım o kadar! Neticede fillerin işleri, itişmeleri, tepişmeleri, pozisyon değiştirişleri, sohbetleri, tarihleri, zamanı nasıl işgal ettikleri belli. Peki, ayrı bir hikâyeleri olabilir mi çimenlerin de, gerçek bir tarihleri?
Direkt çimenlere, otlara değil de, aralarında yaşayan bin bir türlü canlıya, 700 bin çeşit böceğe, bilhassa karıncaya bakarsanız, olabilir belki. Çimenlerle birlikte ezilen bazı türler, ezilenlerin tarihini başka türlü yazabilir, değiştirebilirler; bir tek orada umut var sanki.
Olaya çimen değil de karınca olarak bakarsanız, bir kurtuluş umudu var yani.
İşte size mesele: Filler ne yaparsa yapsın, nasıl tepişirse tepişsin, zamanı ne şekilde tüketirse tüketsin, asıl, karıncaların zamana karşı tutumu, tarihe karşı sorumluluğu, fiili ne?
Filleri mi izleyecekler hep böyle? Eskisi, yenisi, minisi, irisi, saray ahalisi, 300 sene heveslisi... hepsi tepişen filler değil mi neticede?..
Fil değil, yeni bir fiil gerek ezilenlere…
Fiili durumda filli durumu izleseler de, yeni bir fiilli durum gerek:
Ne dersiniz filleri devirmeye?..
---
(*) Zaman’ın ruhu, bulamacı yahut bulaç’ı; 13 Şubat 2012 tarihli “fitne” yazısı: http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazarno=1025
(**) Şafakçı ali bey’in afaki değerlendirmelerinin 9 Şubat 2012 tarihli “bardak taşıran damlalar”ı: http://yenisafak.com.tr/Yazarlar/?t=09.02.2012&y=AliBayramoglu
(***) Adı geçen zaman’ın adı geçen ruhu’nun adı geçen bulamacı.

(****) Umberto Eco, “Somonbalığıyla Yolculuk” içinde “Porno Film Nasıl Tanınır”, s. 187-189, çev.: İlknur Özdemir, Can



Paralel gericilerle, tepedeki gericiler arasındaki tepişmelere malzeme olunca ayıp oldu fillere böyle; mini bir fabl daha öyleyse, bu kez hafıza üzerine:

Hafıza-i fil isyan ile maluldür
Vay be, fil gibi hafızamız varmış demek. Hafızanız. Bebeklikten, hortumunuzu suya saldığınız o ilk neşeli günlerden üç, beş saklı mücevher çıkarıverin yeter ki, anında havalardayız.
Kafa büyük ya, hafıza da büyüktür sandınız öyle değil mi? Halbuki bilgisayarları küçülttükçe belleklerini büyütüyorsunuz; o ne olacak peki?
Kafadan değil de, uzun yaşamamdan mı yoksa? (Abartmayın o kadar hem, 60-80 yıl ortalama, öyle çok da fazla değil sizden sonuçta.)
E, o zaman kargayı niye es geçtiniz? Boyu mu küçük geldi, kafasının ebatları mı yetersiz, “kuş beyinli” deyişiniz mi güme gidecekti? Vah vah, yazık. Kargalar kindar olur derken içinde kin biriktirebilecek denli geniş bir alan mı (çöp ya da bellek) barındırıyor sandınız? Yazık. Çekmece mi bu? Ağzına bir peynir, altına bir tilki, enayi gibi göstermelerin yanında bir iki uyanıklık güzellemesi, oooh karga rahat, siz rahat... (Hem iyi bakın çevrenize, cevizleri nasıl kırıyor kargalar, nasıl da hesap kitap!)
Neyse o konudaki yanlış bilgilerinizi düzeltmek de biz fillere düşüyor zaten, kargalar uzun falan yaşamaz arkadaşlar, taş çatlasa bizim ve sizin yarınız kadar. 60-80 bölü iki, eşittir, 30-40 yıl yani. Plutarkhos ve Hesiodos uydurdu diye safça inanmayın her şeye öyle… Kendi aklınıza bakın, hafızanıza! Ya da dalıp bakın deniz altına, kaplumbağalara, balıklara…
Balık hafızalı fil gördünüz mü siz hiç? Balıkta korteks yok, balıkta korteks yok, balıkta korteks yok… unutmamak için sık sık tekrar ediniz.
Bir de papağanlara yakıştıranlar var mükemmel belleği. On dokuzuncu yüzyılın keşif üstüne keşif yapan zoologları genelde. Ve onları yutup sindiren Kropotkin efendi, “Evrimin bir faktörü: Karşılıklı yardımlaşma” adlı eserinde. Amaaan, bu yaştan sonra anarşizme mi geçeceğiz? Geçin!
Papağan gibi, karga gibi kuşlarla olmaz o işler, hedef büyültün, file gelin.
“Fillerin ‘birleşik aileleri’ hakkında da an azından birkaç şey söylemeliyim. Onların birbirlerine bağlılıklarından, nöbetçi koymadaki alışkanlıklarından ve sıkı bir karşılıklı desteğe dayalı yaşamın geliştirdiği sempati duygusundan söz etmeliyim.” (Karşılıklı Yardımlaşma, elli beşinci sayfa). Yahu yine mi Kropotkin? Hep kendi kendini tekrar eden bir bozuk plağa mı dönüştü bu hafıza? Geçin, geçin, geçin…
Belleğimde birikenlere mi bakacaksınız illa? Olur, bakalım birlikte:
Hindistan’da ya da Afrika’da – fark etmez çok fazla – iliklerin nasıl sömürüldüğünü hatırlıyorum mesela. Sömürgeciliğin nasıl yerleştiğini. İnsanları üryan bırakırken, kaynaklarını alıp yutmanın albenisini!
Afrika’da ya da Hindistan’da – farkı da çok mühim değildir aslında – upuzun ömürlerin nasıl kısaldığını/ kısaltıldığını hatırlıyorum mesela. Azgın sömürüyü, köleliği ve köleleştirmeyi!..
Afrika’da ve de Hindistan’da – fark da yoktur aslında – hafızanın nasıl yok edildiğini hatırlıyorum mesela! Egemenlerin tarihinin, yerel tarihi silmesini; düşünsel ve imgesel koskoca bir birikimi yok etmesini...
Ne oldu, sanırım, böylesi pek işinize gelmedi, öyle değil mi?
Bireysel hafıza ile o kadar ilgilisiniz ki, toplumsal olanı unutuveriyorsunuz sıklıkla. Hafızasızsınız yani. Kutsal kitapları, donmuş metinleri ve dogmaları ne kadar hafızlarsanız, o kadar hafızasızsınız. Çok biriktiriyorsunuz ama azsınız!
Ezber, evet kötü ama akıl yürütmenin ilk yola kalktığı, kalkıştığı noktalar arasında ezberlenenler de var unutmayın! Bozulan ezberler de! Ezberler hep beraberler. Bir ezber, bir ezbere, gel bre ezber beraber...
Neyse, onu da bıraktınız. Zaten ezberle birlikte her şeyi google’a bıraktınız.
Google’a değil de kitaba bıraksak ne olacak sanki sözü. Önce diyor ki, “Tamam, bir yandan öğreniyor, biriktiriyor ama diğer yandan kayıtsız ve onu asıl uzun yaşatan hafızası değil kayıtsızlığı.” Sonra dönüyor dolaşıyor, yine fil hafızası… kararsız işte:
“Bir filde iki fil vardır, biri kendisine öğretileni öğrenir, öteki her şeyi bilmezden gelmekte ısrar eder, Sen nereden biliyorsun, Fil gibi olduğumu keşfettim, bir parçam öğrenirken öbür parçam diğerinin öğrendiğini bilmezden geliyor ve ne kadar bilmezden gelebilirse, o kadar uzun süre yaşıyor. (...) bu günlerin anısını öylesine saklayacağız ki, belki bizlerin de fil hafızamız olduğu söylenebilecek.” (Filin Yolculuğu – Jose Saramago, s. 122-3, çev. Pınar Savaş, Turkuvaz Kitap)
Gerçekten inanmışız biz bu hafızaya. Onca büyük bir yaratığın içinde bir şeyler gizli olmalı sonuçta. Dünyanın bilgisi, ruhu, bilgeliği… Koskoca bir fil. Neresinden tutarsanız başka bilgilerle tanımlayabilirsiniz. Bilgi küpü. Görgü küpü. Dünyanın yükü.
O kadarla kalsa yine iyi. Hafızanın yanına dürüstlüğü yakıştıranlar da var bu koca yaratıklara.
Filden dürüstlüğü öğrendiğimizi söylüyor büyük Cervantes mesela. (“Çok şey öğrendik hayvanlardan. Leylekten şırıngayı, köpekten kusmayı ve minneti, turnadan dikkati, karıncadan tedbiri, filden dürüstlüğü, attan da sadakati.” - Don Kişot, 2. Cilt, s. 516) Ayağınızı denk alınız, ona göre!.. Ya da şöyle: Hafızası derin olan, derin hafızasına bağlı olan, dürüsttür de!..
Başka ne var kitaplarda; çimenlerin dünyasından filler var mesela:
“O ne kocaman bir ayak öyle. Ne devasa bir gövde. Pat pat pat hep tepemizde. Tepişse de tepemizde, tepişmese de. Daha ne kadar gidecek böyle?”
“Durdu şimdi, sadece bastığı yeri ezmekte.”
Başka ne var kitaplarda; Budistlerin dünyasından filler var mesela:
 “Fil bütün hayvanların en bilgesi, sadece o hatırlar önceki yaşamlarını; düşünceye dalarak uzun süre sessiz kalışı bu yüzdendir.” (Budist metin – Andre Malraux, “Karşı Anılar”)
Başka ne var kitaplarda; Galeano’nun galeyana getirdiği dünyadan filler var mesela:
O unutmaz
Afrika selvasının tüm patikalarını kim tanıyor?
Fildişi avcılarının ve diğer düşman yırtıcı hayvanların tehlikesini bertaraf etmeyi kim biliyor?
Kendilerinin ve başkalarının izlerini kim tanıyor?
Dişi/erkek, hepsinin hafızasını kim muhafaza ediyor?
Biz insanların ne duyabildiğimiz ne de deşifre edebildiğimiz sesleri kim çıkarıyor?
Yirmi kilometreden daha uzak bir mesafeye kadar uyaran, yardım eden, tehdit eden ya da selamlayan bu sesleri kim çıkarıyor?
Hepsini o yapıyor, en yaşlı dişi fil. Sürünün en yaşlısı ve en bilgesi. Sürünün en başında yürüyeni.
(Ve Günler Yürümeye Başladı, s. 139, çev. Süleyman Doğru, Sel)
Başka ne var ki kitaplarda. İnsanlığın tüm birikimi, tecrübesi, edimi, aklı, hafızası...
Ve en sonunda da hep nokta. Fil kadar bir nokta…………………………………………………...


Yorumlar