Bembeyaz ortalık. Kar beyazı… Arınmış doğa, arınmış
insanlık…
Bir süreliğine dondu kaldı sanki her şey; bir kar
fırtınasının orta yerinde, gizliden gizliye bir sevinç herkeste… açıktan açığa
bir şaşkınlık…
Göz gözü görmüyor tipiden… alabildiğine beyazlık…
Kısa sürdü lakin. Kısacık sürdü yine. Geçti gitti beyazlık,
çamur ve telaş geldi hemen; saflık yitti, karanlık ve duyarsızlık geldi;
trafik, keşmekeş, yorgunluk, belirsizlik, çaresizlik, bunaltı… endişeli bir
bekleyiş içerisinde ağız dolusu küfür ve sıkıntı…
Zavallı şehir, zavallı insanlık…
Beyaz yine orada olsa da, arada yağsa, arada dursa da… ilk
andaki gibi değil artık. Dokundukça yitmekte sanki, dokundukça bitmekte… büyük
kirlenmeye, belki de yok oluşa hazırlık...
Kalabilir miydi peki, hep beyaz öyle? Mümkün müydü hiç kirlenmemek, hiçbir karanlık tuzağa
düşmemek? Kalabilmek, bembeyaz kalabilmek olası mı yani? Lekesiz, dertsiz,
tasasız... yasası tabula rasa bir dünya, mümkün mü ola?
Şu yüceltilip duran “temiz
siyaset” ya da tam zıttı, “Siyaset dediğin doğası gereği kirli bir şey
kardeşim, en iyisi hiç bulaşmamalı”!.. Böyle gelmiş böyle gitmez derken yahut
geldikleri gibi giderler deyu deyu meydan okurken, beyaz gelip beyaz
gidemeyeceğinizi bilmiyor muydunuz sahi?
Kirlenmeden mi kalacağınızı düşünmüştünüz? Hep karda, hep
beyazda, bütün karaltılardan, çamurlardan, şehirlerden, avlardan, avcılardan,
tuzaklardan uzakta?
İşin doğasına aykırıdır bu dediğiniz bir bakıma!..
Doğa mı? Peki ya, başkasının
doğası… Doğası gereği kirlenmek istemiyor O mesela. Düşse, yuvarlansa, doğrulsa,
kalksa, toparlasa, tam kurtulacakken bir daha sıkıştırılsa, tekrar düşse,
yuvarlansa, doğrulsa da… öyle işte; istemiyor kirlenmek. “Kirletmeyin beni”
diyor. “Bulaştırmayın hiçbir işinize. Bulaştırmayın hiç pis işlerinize.” (İkisi
için de aynıdır deniyor, doğru mu ne?)
“Yanaşmayayım hiç sizin taraflara
ya da tam zıddına, öbür tarafa. Dışarıda kalayım hep ben.” diyor. “Bulaştırmayın
beni içinize. Bulaştırmayın beni içerideki fikirlerinize.” (Malum… ikisi de
aynı terane!)
“İçinizden gelen iyilik de olsa,
kötülük de – ikincisinin ihtimali bile yetiyor kâbus görmeme – bulaştırmayın
bana hiçbir şey işte” diye ısrar ediyor. “Bilhassa çamur. Sıçratmayın sakın
çamurunuzu üstüme… Atmayın
ulan!”
Pardon, öyle kaka sözcükler
kullanmaz O, kullanamaz – “ulan” falan demez asla, sıkıştırılınca paniğe
kapıldı galiba, bu sadece sürç-ü lisan.
“Öyleyim ben. Kirlenmem.
Kirlenemem. Bedenim gibi dilim de bembeyaz olmalı, apak kalmalı benim. Dilim de
lekesiz. Kabalık, kalabalık, hırs ve hırtlık buralara hiç değmemiş, her şeyiyle
tertemiz kalmayı bilmişim sanki… Böyle söylemeli işte, ‘her şeyiyle tertemiz’
demeli, dışarıdan gören biri beni.” (Öyle mi peki?)
“Görmeli her şeyden önce rengimi,
rengimin güzelliğini. Beyazım, bembeyazım, en beyazım, akça pakça, pırıl pırıl,
duru mu duru bir kakım.” (Kak? Sahi mi?)
“Yok, kak değil; kurutulmuş meyve
değil yani, kakımım.” (Akım derken bokum, kakım derken… bırakın… böyle sözcük
oyunları yapmayın, böyle pislikler de atmayın. Anladınız işte, lafı
dolandırmayın. Dolandıkça, dolandırdıkça pisliğe bulanırsınız, unutmayın.)
“Evet, sözcüklerle çok fazla
uğraşmayın. Ben yazmak değil, yazdıklarını süslemek için hiç değil, yaşamak
için, sapsade yaşamak için bembeyaz bir sayfayım.” (Tabula rasa, sen çok yaşa…)
“Doğadaki diğer hayvanlar gibi,
tüm çabam gayet basit aslında: Yaşamalı, beslenmeli, çoğalmalı, barınmalı, ısınmalı,
ısıtmalıyım. Tek bir farkla; hiçbir kere, hiçbir kire bulanmamalıyım.” (Bir
kereden neler olacağı ya da olmayacağı çok tartışılır bu dünyada. Benzetmeler
de yapılır sonra.)
“Yumağım ben, bembeyaz bir yünden. Gökten düşen ilk kar taneniz ya da. Minik bir insan yavrusunun elinde yuvarlana yuvarlana topa dönüşen beyazlığınız. Hindistancevizli kartopu tatlınız. Sıcacık yorganınızın altında yumuşacık bembeyaz çarşafınız.” (Bilmiyor ki, kardan sonrası çamur, köyden sonrası kent, çocukluktan sonrası kavga dövüş, sıcaktan sonra soğuk, iki ağacın arası tuzak, iki insan arası uzaklık…)
“Yumağım ben, bembeyaz bir yünden. Gökten düşen ilk kar taneniz ya da. Minik bir insan yavrusunun elinde yuvarlana yuvarlana topa dönüşen beyazlığınız. Hindistancevizli kartopu tatlınız. Sıcacık yorganınızın altında yumuşacık bembeyaz çarşafınız.” (Bilmiyor ki, kardan sonrası çamur, köyden sonrası kent, çocukluktan sonrası kavga dövüş, sıcaktan sonra soğuk, iki ağacın arası tuzak, iki insan arası uzaklık…)
“Hayat, tuzaklar kura kura… yumaklara,
ilk kar tanelerine, minik insan yavrularına, onların elinde yuvarlana yuvarlana
topa dönüşen beyazlıklara, tatlılara, çarşaflara, bana, sana, ona… bulaştırdığınız
karaltınız.” (Ah şu bizim iflah olmaz karamsarlığımız.)
“Bulaşmasın bana tek bir karanız,
karanlığınız, karalamanız… Kara dediysem, aktan gayri her şeyiniz, griniz de… tüm
tonlarınız.” (E, ne olacak peki, onca gökkuşağı projemiz, tasarımız?)
“Anladınız? Anlamadınız?” (Nereli
ki bu, soru ekine bile gerek görmeyen yabancımız?)
“Anladınız mı? Anlamadınız mı?.. Beyaz,
bembeyaz kalmalıyız biz. Yoksa bu dünyada kalamayız… Bu dünyayla kalamayız… Bu
bizim doğamız…” (Doğası batmamışlığın yahut doğasını batırmamışlığın
kendiliğinden doğası diyelim dilerseniz. Malum, Althusser’den bulaştı bu
‘kendiliğinden’ boyası, bilim adamlarının kendiliğinden felsefe foyası...)
“Saçmalamayın lütfen, felsefe de
yapmayız. Boya da atmayın, foya da çıkarmayın, kapatmayın önümü benim,
kapatmayın kirlerinizle. Kirletmeyin üstümü benim, kapatmayın pisliklerinizle!”
Eeee, hep aynı şey, ne diyorsun
gerçekten kardeşim sen, ne? Hangi dünyada yaşıyorsun bakalım, ne istiyorsun
söyle!
“Kapatmayın önümü benim. Onu diyorum. Kapatmayın önümü asfaltınızla, betonunuzla, taşınızla, çakılınızla,
mıcırınızla… Kapatmayın önümü benim, sisinizle, pisinizle, pusunuzla,
dumanınızla, tozunuzla… Kapatmayın, isinizle, küfünüzle, terinizle, tuzunuzla...”
Eeee, kapatırsak ne olur?
“Kapatırsanız önümü, üstümü başımı
batırırım… Kapatırsanız batarım… Kapatırsanız önümü, kapatırsanız barındığım
yerleri; varlığımı, hiçliğe bırakırım... Kapatırsanız çevremi; yerimi, kendini
inkâr eden zavallı bir karaltıya bırakırım… Kapatırsanız benliğimi; yaşamımı
ölüme, bedenimi çürümeye bırakırım… Kapatırsanız, kararırım.”
Nesin sen yahu, kimsin?
“Kakımım… Kalındır, kalımlıdır
farklarım:
Siz kurnazsınız örneğin, siz
uyanıksınız, ben safım.
Siz kapkara çamurlar yoğurursunuz,
ben hamurdan bile kaçarım.
Siz kürk pazarlarsınız, ben kürkle
yaşarım.
Siz kandırırsınız, ben
kandırılırım.
Siz özgürlük delisi, ben tutsağım.
Siz can alırsınız, ben canım.
Siz tuzak kurarsınız, ben
yakalanırım.
Siz avcısınız, ben avım.
Siz karasınız, ben akım... Kakımım…”
İyi bakalım... kar yağdı kara
oldu, hamuru insanın çamur oldu, yaşam vardı ölüm oldu, fabl dediniz yalan
oldu… son sözü Miguel’e bırakalım:
“Doğa bilimcileri, kakımın
bembeyaz kürklü, küçük bir hayvan olduğunu anlatırlar; avcılar kakımı avlamak
için şöyle bir tuzak kullanırlarmış; Hayvanın genellikle geçtiği, sığındığı
yerleri öğrenip çamurla tıkar, sonra sıkıştırıp o yöne doğru kovalarlarmış.
Kakım çamura gelince durur, balçığa bulanıp hürriyetinden ve canından çok değer
verdiği beyazlığını kirletmemek uğruna, avlanmaya razı olurmuş.” (*)
---
(*) Miguel de Cervantes Saavedra, La Mancha’lı
Yaratıcı Asilzade Don Quijote, 1. kitap, s. 287, çev. Roza Hakmen, Yapı Kredi
Yayınları
Yorumlar
Yorum Gönder