Balık tutkunlarıyla plaza mağdurlarının kesişim kümesinde kedi duyarlığına sahip akıllar ya da sinarit kılçığı
Tarihi Lesbos ya da bugünkü adıyla Midilli adasının karşısında,
tarihi Assos ya da bugünkü haliyle Behramkale sahilinde, tarihi Kuskonmasos ya
da bugünkü şekliyle Kuşkonmaz mevkiinde, çapası dibi taramakta olan bir
teknenin içinde dolanmış misinalarıyla uğraşıp, orta ve de dip sularda
bekleşmekte olan zokalarından ümidini kesmiş acemi bir balıkçı, aniden
parmaklarının ucunda çok güçlü bir tirildeme hissediverdi.
Denizin mavisine, soluğanların hafiften salladığı tekneye,
Midilli’nin görkemli genişliğine ve içinden yükselen sessizliğe hiç aldırmadan,
gayet kaba bir biçimde, “Bu ne looooo” diye bağırdı acemi balıkçı.
Mercanların düzenli tıpırtılarından ya da istakarozların bir
asılıp, bir kaybolan vuruşlarından biri olmadığı kesindi.
Teknedekilerin alaycı bakışlarına; o bakışlar sanki yetmiyormuş
gibi, “köpekbalığıdır”, “çapaya taktırmışsındır”, “yılan balığıdır”, “ottur,
boktur” türünden küçümsemelerine ve her boydan boş vermişliklerine aldırmadan,
tüm devrimci iradesiyle asılmaya başladı misinasına.
“Bu çok basıyor aşağıdan, gel sen al şunu Ustaaa” diye
haykırmasına rağmen, teknedeki dostunun “Sakin ol koçum, o asılınca sal, o
boşlayınca sen çek” taktiğine bir mehter marşı kıvamıyla uyan acemi balıkçı, 2
metre balığın sürüklenmesine, 3 metre kendi misina çekişine dayanan rutin bir
düzen içinde boğmaya başladı zokasına takılmış “son nefes”i…
Son nefes, işbu mehter marşı düzeninde, her anını yoklaya yoklaya,
on dakikada verildi.
Veren, kiloluk bir sinaritti.
Teknenin hemen altına geldiğinde, zaten yoruluvermiş, boğuluvermiş,
deryayla ilişkisini neredeyse bitirmişti.
Kepçe marifetiyle teknenin üstüne geldiğinde ise, gözlerinde o
devasa pembe gövdesiyle hiç mi hiç uyuşmayan karanlık bir gölge belirdi.
Daha önce kiloluk levrekleri ve palamutları tekneye çekme çabası
içerisinde hep çuvallamış ve derya kuzularını adeta deryaya geri bağışlamış acemi
balıkçı, bu defa “öldürmeyi”, balığı çatlatırcasına öldürmeyi becermişti!
Karşı adanın koyu güzelliği, bulutları besleyen yüceliği,
denizi kucaklayan genişliği, suyla gelen ferahlığı, hayatın öte yanı... her şey
darmadağındı.
Artık o bir göz, artık o bir gövde, artık o bir gölge değil;
denizde yorulup boğulup tekneye çekilen sinaritin ölümcül hikâyesiydi.
Tam bu esnada, tarihi Konstantinapolis ya da bugünkü adıyla
İstanbul ilinde, tarihi hiçbir özellik göstermeyen Bağcılar semtinde, tarihin
içine eden Güneşli mevkiinde, turuncu gökyüzünün sırtına zıpkın misali
saplandığı plazalardan birinin yükseklerinde, “2004'de bilinilirliliğini
artırarak 7’nciliğe yükselen jillette milette markası” gibi cümleler arasında
ümidini kaybetmiş “ehil bir gazeteci”, birden parmaklarının ucunda pek güçlü
bir karıncalanma hissediverdi.
İçeridekini dışarıdan, dışarıdakini içeriden saklayan camlara,
örümcek ağı gibi konuşlanmış kameralara, sağda solda bitivermiş plastik bitki
ve papağanlara aldırmadan, “Bu ne loooo” diye haykırdı “ehil gazeteci”.
Trafiğin düzenli hırıltılarından ya da İstanbulluların bir
kaybolan, bir patlayan çığlıklarından biri olmadığı kesindi.
Güvenlik görevlilerinin ve mesai arkadaşlarının alaycı
bakışlarına; o bakışlar sanki yetmiyormuş gibi, “romatizmadır”, “eklem
sıkışmasıdır”, “kıldır, tüydür” türünden ilgisizliklerine ve her boydan
alışmışlıklarına aldırmadan, “eski devrimci” iradesiyle asılmaya başladı anılara...
“Saçmasapan bir şey tuttum, bir dal galiba” diye söylenirken,
yanındaki dostunun “Sakin ol, çekmeye devam et, çok ağırlık yapıyorlar” sözleri
doğrultusunda çekmeye devam etti ipini “ehil gazeteci”.
Çekmeye devam ettikçe kelimeler de çoğaldı bir yandan;
“2004’de”nin yanına “2005’de” eklendi; bilinilirlililiğin yanına tanınınınırlık
ve 7’ncililililiğin yanına 2’ncililililik... Kelimeler sayfalara, sayfalar
formalara dönüştü ve boğmaya başladı zokaya takılmış “ehil gazeteci”yi.
Arnavutköy’de, Akıntıburnu’nda çektirme usulü yakalanmış
zarganaların ağızlarının formaları parçalayacağı ümidiyle yeniden anıları
çağırmaya çalıştı “ehil gazeteci” ancak deryayla bir türlü ilişki kuramadı.
Düşündü: Doğa hep (sularıyla) aşındırıyor, kayaları,
dağları, taşları, kumları, hayatları, insanları… Sürüklüyor sonra aynı şekilde
ve aynı sırayla!..
Bir daha düşündü: Denizin ortasındaki karanlık duygular ve
sular nere, hayatın ortasındaki gölgeli arayışlar ve gazetecilik nere.
Son bir çabayla plazanın dışına attı kendini. O sırada elindeki
karıncalanma tekrar güçlenmişti. Titreşen telefon karıncalanmayı daha da
artırdı. Yeni yeni bitmekte olan bıyıkları da seğirmeye başlamıştı.
Kulaklarını dikti, telefonu açtı ve durumu anladı:
Bir kedi sinarit tutmuş, haklamıştı…

Yorumlar
Yorum Gönder